YAHUDİLİK, İSLAM, HIRİSTİYANLIK VE EBEDİ BARIŞ İDEALİNİN DOĞUŞU

YAHUDİLİK, İSLAM, HIRİSTİYANLIK VE EBEDİ BARIŞ İDEALİNİN DOĞUŞU

Yunan mitolojisinde nihai amaç olarak belirlenen barış, tüm mitolojik içermelerine karşın öbür dünyaya havale edilmiş bir duruma dair bir beklenti değildir. Barışçıl durum beklentisinin giderek “öbür dünya” olarak adlandırılan ve hakikat olduğu düşünülen gelecek bir fantezi dünyasına havale edilmesi, insanın kendisini çevreleyen ve yaşamını belirleyen güçler karşısında kendisini biçare hissetmesinden kaynaklanmaktadır.

Barışçıl durum beklentisi örneğin ilk Hıristiyanlık öğretisinde olduğu gibi İslam’da da hem bu dünyaya hem de öbür dünyaya yönelik ifade edilmiş bir taleptir. Örneğin günlük hayatımızda selamlaşma amacıyla kullanılan ‘selam’ sözcüğü, İslam Ansiklopedisi’ne göre etimolojik anlam bakımından hem bu dünyada hem de öbür dünyada kurtuluşu aynı zamanda kapsar. Arapça sağlam, dokunulmamış anlamına gelen salima fiilinden türetilen ve selamet anlamına da gelen selâm veya salâm sözcüğü, “dünyevî kurtuluş ve selâmete olduğu gibi, ebedî kurtuluş ve selamete de delâlet eder. Bu son mânada kelime cennete delâlet eden (Kur’an, X, 26; VI, 127) dār al-salām (“selamet evi”) tâbirinde kullanılmıştır.” Selâmet, esen olma durumu, esenlik, kurtulma, kurtuluş, her türlü korku, kaygı, tasa ve tehlikeden uzak ve güvenlik içinde olmak anlamına gelmektedir.

İslam’ın iki dünyaya yönelen barışçıl toplum kurma iddiasının tersine, kurumlaşan Hıristiyanlık barış kavramını, ilk Hıristiyanlıktan da farklı olarak yalnızca “iç barış” kavramıyla, insanın ruhunun Tanrı’yla yani ancak öbür dünyada elde edilebilecek bir barış ile sınırlar. Kurumlaşmış Hıristiyanlığın bu yönelimi, yayılmacı savaş politikaları güden dünyevi ve ruhani güçlerin çıkarlarına uygundur. Zira bu yönelim, özellikle barış arzusu içinde olan toplumun yoksul kesimlerinin beklentisini teselli edip öbür dünyaya havale etmektedir.
Fakat İslam, yeryüzünde barışın tesis edilmesi için savaşı, yani cihâdı araç olarak belirlemiş olan bir dinî öğretidir.

Rotterdamlı Erasmus’un Barışın Şikâyeti adlı denemesinde işaret ettiği gibi Yahudilik de barışı nihai hedef olarak belirler. Fakat barışın tesis edilmesi için savaşı bir araç olarak görür. Bu bakımdan İslam gibi Yahudilik de yayılmacı politik bir dindir. Buna karşın ilk Hıristiyanlık savaşı ve şiddetti ilkesel olarak ret eden ödevci bir ahlak öğretisidir.

İslam ta başından beri barışı amaçlayan bir savaş dini olarak kurulmuştur. Şöyle ki; İslam Ansiklopesi’ne göre cîhad Arapçada “takat, meşakkat ve zahmet” anlamına gelen cahd kökenli bir sözcüktür. İslam’ın yayılması çabasında özel belirli bir anlam kazanmıştır. Buna göre, cihâd, “bir araya getirilen maddî ve mânevî bütün kuvvetleri, yüksek gâyeye ermek için, iyi niyet ile Allah yolunda kullanmaktır.” Burada söz konusu olan bütün güçlerin seferber edilmesi, “yüksek gâyeye” ulaşmak için bir nevi büyük bir seferberlik ilan edilmesine denk gelmektedir.

İslam’ın kuruluş aşamasında İslam’da kutsal dava için cihâdın uygulanmasının üç farklı aşaması vardır. İslam Ansiklopesi yazarları birinci aşamayı “mânevî cihâd”, yani “cihâd-ı kebîr” veya yüce seferberlik olarak tanımlamaktadırlar. Bu aşamanın “mânevî cihâd” olarak tanımlanmasının nedeni, “kâfir” olarak tanımlananlara karşı müminlerden, boyun eğmeden tüm güçlerini kullanılarak Kur’an ile mücadele etmeleri ve sonunda büyük bir cihâd açmalarının talep edilmesidir. Burada vurgu, talep edilen büyük cihâdın Kur’an ile yürütülmesinin önerilmesinde yatmaktadır. Yani müminlerden Kur’an’a dayanan söz kullanarak ve argüman geliştirerek, yani ikna etme yoluyla ‘ulu davaya’ hizmet etmeleri beklenmektedir. İkinci aşama, kısa süren ve İslam’ın tarihinde aslında bir nevi bir epizot, bir an kadar kısa süren birinci aşmadan sonra başlar, kanımca bugüne kadar süren ve gelecekte de ‘ulu dava’ uğruna sonsuza kadar sürecek olan ikinci aşamadır. Birinci aşamadan farklı olarak ikinci aşamada artık söz ve argümanın yanında dozu giderek artan şiddete meşru bir araç olarak başvurulmaktadır. Şiddete başvurulmaya ister savunma amaçlı başlanmış olsun ister saldırı amaçlı, ulu dava için artık “boyun vurmak” bile meşru görülmektedir. İslam Ansiklopesi’ne göre, kökleri ilkesel olarak Medine’nin ilk devrinde olan ulu dava veya “yüksek gâye” için şiddet uygulama anlayışı, cihâd kavramının artık yalnızca “kıtâl ve savaş”, döğüşme, öldürme ve savaşma anlamında indirgemeci bir şekilde kullanıldığı üçüncü aşamada radikalleşerek devam eder. Bu üçüncü aşama, artık İslam davası için savaşmak üzere askeri bir gücün oluşturulduğu bir aşamadır aynı zamanda. İslam’ın Yahudilikten devraldığı, nihai hedefte barış da olsa savaşı bunun için bir araç olarak meşru gördüğü anlayış bu üç aşamada oluşmuş ve bugüne kadar da sürmektedir.

Burada söz konusu olan din savaşı, ilkesel olarak Hıristiyan olmayan inanan ve inanmayan herkese karşı bir savaş olarak başlatılan Haçlı seferlerine temel oluşturan anlayıştan çok farklı bir anlayış üzerine oturtulmuş değildir. Hollandalı tarihçi ve filozof Johan Huizingen Ortaçağın Sonbaharı adlı devasa eserinde Haçlı seferlerinin politik idealinin Balkanlar’da yeni toprak parçalarını ele geçiren Osmanlıyı geriletmenin yanında kuşaklardan devam eden dini motiflere sahip “Kudüs’ün kurtarılması” olduğuna işaret etmektedir. Fakat, William H. Hudson’ın Rönesans’ın Hikayesi adlı eserinde işaret ettiği gibi , çok ilginç bir şekilde hoşgörü, evrensel ve kalıcı barış fikrinin doğmasına da, inançları ve kültürleri buluşturmakla, görüşleri ve düşünceyi inanılmaz bir şekilde genişletmekle yine Haçlı seferleri neden olmuştur. Boccacio’nun eserleri bunun ifadesidir.

Bu evrensel ve sürekli barış fikrine siyaset felsefesi çerçevesinde ilk anlamını Dante Alighieri Kazandırmıştır. Dante, Monarşi Üzerine adlı eserinde Rönesans’ın amacı olarak “özgür insan türü”, yani insanlığı ve insanlık çapında kalıcı ve sürekli barışı belirler. Buna “ölümlülerin yerlerinde özgür ve barış içinde yaşanmalıdır” tabiriyle ereksel bir içerik kazandırı. Erken dönem Rönesans ütopyası olan bu barış fikri Rotterdamlı Erasmus’un Barışın Şikâyeti’nde güçlü bir şekilde dile getirilir. Artık barış fikri sadece Hıristiyanları, Yahudileri ve Müslümanları teker teker ilgilendiren ve herkesin kendi içinde kurmayı amaçladığı bir amaç değildir, tersine tüm insanlığın bir ideali olarak belirlenmiştir, insanlığın iç barışı hedeflenmektedir
(Modern Felsefenin Kurucu Kavramı Olarak Barış” başlıklı yazımdan)
Doğan GÖÇMEN

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ