Üreten Türkiye’nin Ekonomi Anlayışı(1923-1938)

Özgür Büyüksolak

Yazarın şu ana kadar yazılmış 39 makalesi bulunuyor.

“Ekonomi demek her şey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne gerekli ise onların hepsi demektir. Tarım demek, ticaret demektir, çalışmak demektir, her şey demektir.” Atatürk’ün ekonomiye bakışı yukarıda görüldüğü gibidir. Ancak böyle bir anlayışla hareket eden bir beyin yoktan yeni bir devlet kurmanın yanında yeni bir ekonomik anlayış inşa edebilirdi. Atatürk’ün askerî ve siyasî dehasının yanında ekonomik kalkınma için de müthiş bir altyapısı olduğunu görüyoruz. Atatürk’ün de dediği gibi bir ülke için ekonomi her şeydir ve bu bilinçle hareket edilerek ülkenin kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlayacak ekonomik yatırımlar yapılması büyük bir irade ve çaba gerektirmekteydi ve Atatürk bunun mücadelesini de uzun yıllar vermiştir.

Atatürk dönemi ekonomik kalkınma süreci iki döneme ayrılmaktaydı: Birinci dönem 1923-30 yılları arasında yaşanan “Ulusal Ekonomiye Geçiş Dönemi”, ikinci dönem ise 1930-38 yılları arasında yaşanan “Devletçilik Dönemi”dir.

Milli Mücadele sonrasında kazanılan askerî zaferlerin yetmediğini, askerî zaferlerin ekonomik mücadeleyle de taçlandırılması gerektiğini Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında şöyle ifade etmişti: “Ulusal egemenlik iktisadi egemenlik ile pekiştirilmelidir.” 1920’li yıllarda dünyada iki farklı ekonomi modeli mevcuttu: liberal kapitalizm ve kollektivizm. Diğer taraftan geri kalmış ülkelerin nasıl kalkınacağı iktisatçıların konusu olmamıştı. Bu durumu Falih Rıfkı Atay  Çankaya kitabında şöyle anlatmaktadır: “Bilmiyorduk. Bir bilen öğreten de yoktu. Herkes şaşırtıcı ve ümit kırıcıydı. Mekteplerde okudukları ya da okuttukları 19. Yüzyıl iktisat teorileriyle yeni devletlere nasihat verenleri dinlesek, kollarımızı kavuşturup bir yüzyıl beklemeliydik.“ Atatürk yıllar boyunca beklemiş bir ülkeyi ve toplumu ileri götürmek için hızlı şekilde hareket edilmesi gerektiğinin bilincindeydi ve yine dehasını kullanarak kendi ekonomi politikasını oluşturmayı ve uygulamayı başarabildi.

Atatürk siyasi ve ekonomik bağımlılık getirmediği sürece yabancı sermayeye karşı değildi. Tabi konuda çok hassas olduğunu görmekteyiz. 1922’de yabancı sermayeye bakışını şu şekilde ifade etmiştir: “Eğer kısa bir sürede milletimizi mutluluğa ve refaha kavuşturmak istiyorsak yabancı sermayeyi mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde çekmek ve ülkemizin refah ve zenginliği, milletimizin mutluluk ve refahı için gerekli olan her türlü yabancı beceriden azami ölçüden yararlanmak zorundayız. Bugünkü mali durumumuz, kamu işletmeleri kurmak ve işletmek için yeterli değildir.” demesinin ardından mecliste “her şeyden önce hayat ve hürriyetimizi teminat altına almak demek olan millî hedefimize ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz… bugünkü mücadelemizin hedefi tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür.” uyarısında bulunuyordu. Burda hem kapitalist hem de antiemperyalist bir politika izlendiği göze çarpmaktadır. Bu dönemde yeni kurulan devletlerde görülen bir politikaydı ve çelişki arz etmiyordu. Bu anlayış İzmir İktisat Kongresi’nde de ele alındı: “Yabancı sermaye milli ekonomiye yararlı olması koşuluyla kabul edilebilirdi.”

1929 yılındaki Büyük Buhran’a kadar Türkiye özel girişimciliği de destekledi ve bu doğrultuda girişimlerde bulundu. Cumhuriyetin ilk yıllarında özel girişimi destekleme ve yatırımcının gücünün yetmediği veya yatırım yapmaya çekindiği noktalarda yatırım yapma işini devletin üzerine alması anlayışı hakimdi. Tabii ki yerli olarak sayılabilecek sermaye sahibi bir grup da yoktu. Bu da devletin ekonomik kalkınma noktasında devreye girmesine sebep olan bir başka etkendi.

İlk olarak İzmir İktisat Kongresi’nin kararlarına uygun olarak, özel girişimcilere destek olmak için ilk ulusal ticaret bankamız olan Türkiye İş Bankası 1924’te faaliyete geçirilmiş, bazı devlet işletmelerini özel girişimcilere devretmek ve sanayi alanında kredi vermek üzere 1925 yılında Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Devlet gelirlerinin %30’unu oluşturan Aşar Vergisi yürürlükten kaldırılmış,1927 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu ile sanayi yatırımları özendirilmeye çalışılmıştır. Ulusal Ekonomiye Geçiş sürecinde devlet demiryolu yapımını öncelikle ele almıştı. Kamu kaynakları çok yetersizdi ve yabancı şirketler millileştirilmeye çalışılıyordu. Devlet dış ekonomi ilişkilerini denetim altına almaktan uzaktı. Bunun temel sebebi devletin bir merkez bankası yoktu ve merkez bankasının işlerini yabancı sermeye ile kurulmuş olan Osmanlı Bankası yürütmekteydi. Bunun yanında Türkiye, Lozan Antlaşması’na bağlı olan Ticaret Sözleşmesine göre 1929 yılına kadar gümrük tarifelerini değiştirme hakkına sahip değildi. Bu olumsuz koşullar 1930 yılına kadar devletin Ulusal Ekonomiye Geçiş sürecinde atılım yapmasını engellemişti. Dünya’da var olan ekonomi sistemlerini göz önüne alarak belirtmek gerekir ki 1923-1930 yılları arasında Türkiye ekonomisi dünyada yer edinebilmek adına liberalizme meyilli bir yapıda olmuştur. Bu durum 1929 yılında Büyük Buhranla beraber değişmiştir.

1929 yılında bütün dünyayı sarsan büyük ekonomik kriz Türkiye’deki ekonomik sistemin yeniden gözden geçirilmesi sonucunu doğurmuştu. Büyük Buhran’ın devlete etkisi oldukça ağır oldu. Devlet Büyük Buhran’ı batı kapitalizmi ve serbest girişimciliğin bir başarısızlığı olarak görerek önlem alma yoluna gitti. Bu da ekonomide devlet müdahalesine hız kazandırmak şeklinde kendini gösterdi. Sovyetler Birliği devlet  denetimi modeliyle Buhran’dan etkilenmemiş gözüküyordu. Bu da Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin devletçi ekonomi modelini benimsemesinde etkili oldu. Bu ilke 1931 yılında altı ok 1937 yılında Anayasa’ya dahil edildi ve CHP’nin taviz vermeyeceği bir uygulama oldu.

“Türkiyenin uyguladığı devletçilik sistemi, 19 yüzyıldan beri sosyalizmin kuramcılarının ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin gereksinimlerinden doğmuş, Türkiye’ye özgü bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Bireylerin özel girişimlerini ve faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün gereksinimlerini ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleketin ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında yüzyıllardan beri bireysel ve özel girişimlerle yapılamamış  olan şeyleri bir an önce yapmak istedi ve kısa bir zamanda yapmayı başardı. Bizim izlediğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur.”

Atatürk dönemi ekonomik kalkınma modeli olan ve 1930 yılı itibariyle uygulanmaya konulan Devletçilik modeli Atatürk tarafından yukarıda görüldüğü gibi tarif edilmektedir. Fakat Atatürk “Medeni Bilgiler Kitabı”na bizzat kendi el yazısıyla Devletçilik ifadesinin yanına “Mutedil(ılımlı)” ifadesini eklemiştir. Yani Atatürk’ün katı bir devletçilikten ziyade özel teşebbüse de sıcak bakan ılımlı bir devletçilik benimsediğini söyleyebiliriz.

Özellikle 1932 yılından itibaren Cumhuriyet’in devlet eliyle yaptığı ekonomik atılımlar oldukça dikkat çekmiştir. Kemalist Ekonomi Modeli’nin uygulanmasıyla kurulan kuruluşlardan bazıları şunlardır:

  • Devlet Sanayi Ofisi’nin açılması
  • Türkiye Sanayi ve Kredi Bankası’nın kurulması
  • Yabancıların elindeki reji idaresinin satın alınması
  • Barut ve Patlayıcı Maddeler Tekeli’nin kurulması
  • İspirto ve Alkollü İçkiler Tekeli’nin kurulması
  • Devlet Demir Yolları ve Limanları Genel İdaresi’nin kurulması
  • Devlet Hava Yolları’nın kurulması
  • Türkiye Merkez Bankası’nın kurulması
  • Yüksek İktisat Meclisi’nin kurulması
  • Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın yürürlüğe koyulması
  • Sümerbank’ın kurulması
  • Denizbank’ın kurulması
  • Halk Bankası’nın kurulması
  • Devlet Ziraat İşletmeleri kurumunun kurulması
  • Zirai Kredi Birliklerinin kurulması
  • Ziraat Okullarının kurulması
  • Yüksek Ziraat Enstitüsünün kurulması
  • Yüksek Veterinerlik Enstitüsü’nün kurulması
  • İpekböcekçiliği Enstitüsü ve İpek Böcekçiliği Okullarının kurulması
  • Tohum Islah İstasyonlarının kurulması
  • Elektrik İşleri Etüd İdaresinin kurulması
  • Devlet İstatistik Umum Müdürlüğünün kurulması
  • Merkez Hıfzısıhha Enstitüsünün kurulması
  • Toprak Mahsülleri Ofisi’nin kurulması
  • Ankara Türk Sigorta AŞ’nin kurulması

1920 ile 1934 yıllarındaki sermaye dağılımı durumu:

1920’de ülkemizdeki tasarrufların 542.500 TL’si, yerli bankalarda, 1.675.400 TL’si yabancı bankalarda değerlendiriliyordu. 1934 yılına gelindiğinde, yerli bankalarda 55.732.900 TL; 12.786.300 yabancı bankalarda değerlendiriliyordu. Bu ters dönüş, %32’den %82’ye yükselen yerli bankalara güven, Kemalist ekonominin güven verici, üretken gelişimi ile ilgilidir.

Beş beyazlar olarak adlandırılan; tekstil, şeker, un, kâğıt ve çimentoda durum:

  • 1927 yılında tekstilde dışalım 81 milyon TL’den 1932’de 19 milyon TL’ye inmiştir.
  • Şeker ve yan ürünler dışalımı, 1927’de 14 milyon; 1932’de 3 milyon TL
  • Un ve buğday 1927’de 0,9 milyon, 1932’de dışalım hiç yok.
  • Çimento dışalımı, 1927’de 7 milyonken, 1932’de 1.4 milyona indi
  • Kâğıt 1927’de 5 milyon TL iken, 1932’de 2.6 milyon TL’ye düştü.

 

Görüldüğü üzere büyük mücadelenin ardından kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti uyguladığı ekonomi politikasıyla üretime dayanan, kendine yeten, devletin gelirini gidere göre arttırma amacı güden, ithalat yerine ihracat yapan bir ülke konumuna gelmiştir. 1938 yılına gelindiğinde Merkez Bankası’nda 36 milyon dolar döviz, 26 ton altın olduğunu görüyoruz. Bunlar çalışan ve üreten Türkiye’nin başarısıdır. Atatürk’ün siyasî ve askerî politikarının yanında ekonomi politikalarından da almamız gereken çok fazla ders vardır.

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ