ÜRETEN EL TÜKETEN ELDEN ÜSTÜNDÜR

ÜRETEN EL TÜKETEN ELDEN ÜSTÜNDÜR

 

Benim sık sık söylediğim, Fransız düşünür Malraux’un bir sözü vardır: “Uluslar ölmemek için yaratırlar.”

Tükeniş; üretmiyorsan, ektiğini devşirmiyorsan başlamış demektir. Tüm uluslar, varlıklarını sürdürebilmek için araştırıp dururlar. Buluşlar yaparlar ilerlemek için ve de yurttaşlarını bu amaçlar için eğitirler. Hedefleri bilim ışığında ilerlemektir, yeniye bilim ışığında sarılmaktır. Onların laboratuarları bu doğrultuda çalışır, bilim üretir burada çalışanlar. Lafla peynir gemisi yürütmezler. Gerçeği ararlar, gerçeğin peşinde koşarlar. Tek yol göstericileri;” bilimdir, fendir.”

Kısaca onlar akıllarını bilime bağlar, bilime yönlendirirler. Bilim yoluyla köklerini, bulgularını sağlamlaştırırlar. İşin özünü çalışarak, didinerek elde ederler. İşin kolayına kaçmadan araştırıp, deneyerek buluşlar yaparlar, sonuca bu yolla varırlar. Bu varış sağlam temellere dayalıdır. Bu varış başka atılımlara da ortamlar yaratan verilerle bulunmuştur. Bu varoluşçu yaklaşımların özüdür. Varoluşumuzu bulgularla, verilerle, üretimlerle kanıtlayamazsanız sönük bir birey olursunuz. Yararsız, varlıksız, gölge bir insan olursunuz.  Kişilik oluşumu; gelecek için, bilimin ışığında yürümek, üretmek, buluşlar yapmaktan geçen bir olgudur. Bu olgu kişiliğin oluşum sürecini ortaya çıkarır. Deneyimler, araştırmalar bu oluşum sürecinde ortaya çıkar ve gelişerek bireyin kendi verileri haline gelir.

Daha sonra bu bulgular yaratma sürecine dönüşerek, yaşamın yapıcı örgüleri ile bütünleşir. Yapıcı örgüler bireyin, diğer bireylerden farklı oluşunu da ortaya çıkarır, başkaları ve de toplum tarafından önemsenmeye başlar.

Bireyler gibi, toplumlar ve uluslar da, diğer toplumlar ve ulusla arasında önemsenmek isterler. Durup dururken önemsenme olmaz elbet. Uluslar da kendini kanıtlamak, buluşlar yapmak, üretimler elde etmek zorundadırlar.

Notlarım arasında “Sürekli satın alıp, dünyadan bir şeyler eksiltmek yerine, ürettiğin kadar tüket” yazmışım. Bu tırnak içinde yazdığım bir alıntıdır. Konuyla ilgili olduğu için buraya aktarmak gereğini duydum.  Anlam yüklü, sürekli eksilten olmak yerine, en azından “tükettiğin kadar üret” yönlendirmesi vardır. Bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda, hemen hemen her ailenin ilkesi buydu. Kendi ürettiklerini tüketmeye özen gösterir, öncelik verirdi. Azıcık toprağında, domatesini, biberini, patlıcanını, salatalığını, soğanını yetiştirmeye çalışırdı. Bağı varsa üzüm yetiştirir, üzümü kurur, pekmezini ya da pestilini yapardı. Hele bir de bağında, bahçesinde cevizi varsa keyfi yerinde olurdu. Bunlar aynı zamanda kışlık çerezler olarak maskanlarında (kilerlerinde) yerini alırdı. Okula giden çocukların ceplerine konur veya kış gecelerinde gelen hısımlara ve konuklara ikram edilirdi. Tadı bambaşkaydı o günlerin. Herkes ürettiğince mutluydu, ürettiğince tükettiğinden yana hesabını- kitabını bilirdi.

Çocuklar olarak bizler ve arkadaşlarımız da kendi payımıza düşeni yapardık. Bu günlerde olduğu gibi hazır oyuncakları bulmak olanağı yoktu ve aklımızın ucundan bile geçmezdi. Kendi oyuncağımızı kendimiz yapardık. Bunları yaparken arkadaşlarımızla yarışırcasına çaba harcar, oyuncağımızı bitirirdik. Biz çocuklar da büyüklerimiz gibi mutluyduk. Çünkü biz de kendi oyuncaklarımızı yapıyor, üretiyorduk.

Kısaca o günlerde her bireyin, kendi yağında kavrulma becerisi ve başarısı vardı, herkes kendi yağında kavrulmaya özen gösterirdi. Bu nedenle; aç gözlülük yoktu dersem, en doğrusunu belirtmiş olurum.

Başka söze gerek var mı?

 

Mehmet Erbil

www.mehmet-erbil.tr.gg

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ