TIBBİYE’NİN ÖYKÜSÜ

Özgür Büyüksolak

Yazarın şu ana kadar yazılmış 37 makalesi bulunuyor.

19. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİ’NDE YENİLENME

19. asır Osmanlı Devleti’nde yenileşme yüzyılı olmuştur. III. Selim ile başlayan Nizam-ı Cedid(Yeni Düzen) hareketi akamete uğratılacak, Sultan III. Selim’in yanında yetişen Şehzade Mahmud, II. Mahmud olarak tahta çıktığında çok ileri boyutta reformlar yapacak bazıları inkılap düzeyine ulaşacaktı. Her türlü yeniliğin engeli olarak görülen Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra ciddi anlamda reformlara başlamıştı. Bu reformlar içerisinde eğitimin iyileştirilmesi ve Batı düzeyine çıkarılması da söz konusuydu. Bu yolda 1827’de Tıbbiye’yi, 1831’de Musika’yı Hûmayun’u, 1834’te de Harbiye’yi kurmuştur. Sultan Abdülmecid döneminde sağlık hizmeti için Bezm-i Alem vakıf guraba hastanesi, II. Abdülhamid döneminde ise çocukların tedavisi için Etfal Hastanesi’ni kurmuştur.

 

MEDRESEDEN 20. YÜZYIL EĞİTİMİNE KISA BİR BAKIŞ

18. asrın sonları ve 19. asra gelinceye kadar öğrenciler sıbyan mektepleri ve medreselerde eğitim görüyorlardı. Sıbyan mektepleri genelde bir caminin etrafında olur, hoca 6-10 yaşındaki kız ve erkek öğrencilere Kur’an-ı Kerim ve dinî bilgiler öğretilir. Yazma, hesap yapma gibi beceriler çoğu zaman öğretilmezdi. Medreseler ise dönemin yüksek öğretim kurumu konumundaydı. Eğitim Arapçaydı. Genelde dinî bilgiler öğretilirdi. Öğrenci hocasını kendi seçer, onun önerdiği kitapları okur ve ezberleyerek derse hazırlanırdı. Başarılı öğrencilere “risale” ismi verilen bir yazı hazırlattırılır ve eğer risale başarılı bulunursa kişiye dersle ilgili icazet verilirdi.

Tıphane medreseleri, Bimarhane veya darüşşifa denilen hastanelerle bir arada kurulurdu. Eğitimin bir kısmı hasta başında yapılırdı. Dersler tartışılarak işlenir, Hipokrat, İbn-i Sina El-Razi gibi ortaçağ tıpçılarının  kitapları okutulurdu. Öğrenciler meslek hayatları boyunca okulda öğretilenlere  uymaları gerekmekteydi. Tanı ve tedavide en ufak bir yenilik getiremezlerdi. Modern döneme kadar Osmanlı’da hekimlik tedaviden ziyade tedbire yönelikti. Sağlıklı beslenme, egzersiz yapma, masaj gibi sağlıklı yaşam önerilerinde bulunurlar, fakat medrese dışında bir tedavi uygulamayı akıllarına bile getirmezlerdi.

Bu medreseler 17. asırdan itibaren dünyadaki gelişmelere ayak uyduramamıştır. Mantık, felsefe, coğrafya, matematik, astronomi gibi alanlarda oldukça geri kalınmıştı. Rönesansla gelen deney, gözlem ve sorgulama bu kuruma giremedi. Batı dilleri öğretilmediği, Avrupa’ya öğrenci gönderilmediği ve gayrimüslimler de bu okullara alınmadığı için dünyadaki gelişmeler öğrenilememişti. Medrese mezunları Türkçeyi eğitim dile olarak kullanmıyor, batı dünyasındaki gelişmeleri takip etmeyi gerekli görmüyorlardı. Zamanla medreseler halktan koptu ve hak etmeyen kişiler müderrisliklere intisap ettiler. Bunun yanında beşik ulemalığı da bu dönemde yaygınlaştı. 19. asır modern okullarla tanışma dönemi oldu. Özellikle II. Mahmud ve onu izleyen dönemlerde Darülmuallimin, Mühendishane, Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Sultani, Darülfünun gibi okullar açıldı ve bu okullar Cumhuriyeti kuran kadroyu oluşturdu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman da okullar bu devlete intikal etti.

 

İLK MODERN TIP OKULU

Klasik Osmanlı döneminde tıp eğitimi Tıp Medreselerinde gerçekleştirilirdi. Bu okullarda yetişenler modern dönemin doktor ihtiyacını karşılayamıyorlardı. Bu konuda II. Mahmud büyük bir adım atmış, yeni kurulan ordunun can kaybını azaltmak ve sağlık ihtiyacını karşılamak için modern bir tıp okulu kurulması emrini verdi. Bu işi uzun zaman modern bir tıp okulu kurulmasını arzulayan Behçet Efendi üstlendi. 14 Mart 1827’de 40 öğrenci ile eğitime başlandı. Bu okul Cumhuriyet döneminde İstanbul Tıp Fakültesi oldu ve öğrencilerini uzun süre kendisi yetiştirdi. Bu yeni tıp okulu sayesinde Avrupa’daki gelişmeler takip edilip ithal ediliyordu. Mesela röntgen keşfinden iki yıl sonra, difteri serumu ise üç gün sonra  İstanbul’da uygulanmaya başlandı. Ayrıca dişçilik, eczacılık gibi alanlar da gelişti ve zamanla müstakil bölümler oldular.

Behçet Efendi birçok kitap yazmıştı. 7 yıllık müdüriyetten sonra şarbon hastalığından öldü. Yerine kardeşi medrese kökenli Abdülhak Molla geçti. Bu dönemin bir diğer önemli tıp adamı Şanizâde Mehmed Ataullah Efendi’dir. Kendisi çok yönlü bir kişilikti. Bir dönem vakanüvislik de yapmış ve Şanizade Tarihi isimli eserini yazmıştı. Pratik anlamda bir hekimliği olmamakla birlikte, teoride bir çok eseri bulunmaktadır. Tıp alanında önemli eseri olan Hamse-i Şanizade isimli 5 ciltlik eseri anatomiden cerrahi ve fizyolojiye kadar birçok konuyu ihtiva etmekteydi. Bu kitap anatomi üzerine Türkiye’de yazılan ilk kitaptı.

Okulda eğitimin süresi dört yıldı. İlk sene Fransızca, Arapça, Fizik, Kimya; ikinci sene Fransızcaya devam edilmekle beraber anatomi, zooloji ve botanik eklenmekte; üçüncü sene  genel sağlık ve askerî cerrahi; son sene dahiliye, hariciye ve kadın doğum dersleri verilirdi. Bu okula girmenin yaşı yoktu. İlk okuldan sonra bir ara eğitim kurumu olmadığı için küçük yaşlarda okula girilebilmekteydi. Fakat okulu bitirmek bir hayli zordu. 40 yıldan fazla bir sürede 5 ile 10 arası mezun vermiştir. Ayrıca bu dönemde hekimlik ve cerrahlık ayrı algılandığından, cerrah yetiştirmek için de Cerrahhane-i Mamure isimli bir okul kurulmuştu. Daha sonra bu okullar birleştirilmiş ve Topkapı Sarayı’ndaki Otlukçu Kışlasına taşınmıştır. Buna karşın II: Mahmud Avrupa ile yarışacak düzeyle modern bir okul binası yapılma emrini vermişti.

 

GALATASARAY TIBBİYESİ VE MUALLİM-İ EVVEL DR. BERNARD

Tıbbiye 1827’de açılmıştı fakat yüksek standartlarda eğitim vermek için iyi bir binaya taşınması gerekmekteydi. 1839 yılında bugün Galatasaray Lisesi’nin bulunduğu binaya taşındı. Burada modern bir eğitim alanı ve tedavi merkezi kuruldu. Modern klinikler açıldı. 400 öğrenciyi barındıracak derslikler ve yatakhaneler yapıldı.

19. asırda ilaçlar yeni keşfediliyordu. Uzak ülkelerden getirilen otlar ve özel bahçelerde yetiştirilen bitkilerin yaprak, çiçek, kök, kabuk ve tohumları çeşitli şekillerde hazırlanarak ilaç olarak kullanılıyordu. Bu bitkilerin tanınması önemli bir şeydi. Avrupa’daki üniversitelerde botanik dersi olmazsa olmaz bir dersti. Çünkü hasta tedavi etmenin ön koşulu bitkileri tanımaktan geçiyordu. Bu yüzden Dr. Bernard’ın önerisiyle Viyana’dan bir uzman getirilerek bir botanik bahçesi oluşturuldu. Öğrencilerin uygulamalı öğrenmeleri için organların sağlıklı ve hastalıklı olanları getirtilip anatomi ve patoloji dersi koyuldu. Ayrıca botanik ve patoloji derslerinin daha iyi anlaşılabilmesi için Çin, Hindistan, Rumeli ve Anadolu’da bitki ve hayvan örnekleri toplanmış ve bunlar için müze salonları oluşturulmuştur. Fizik dersleri için fizik laboratuvarı kuruldu. Avrupa’dan kitaplar getirildi ve ders kitabı olarak kullanıldı. Galatasaray’a taşınan bu okula Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verildi.

Muallim-i evvellik makamında Dr. Bernard bulunmaktaydı. Kendisi  1838’de Viyana’da Josephinum Askerî ve Tıp Cerrahi Akademisi’nden mezun olmuş, II. Mahmud’un tıp eğitimini düzenlemek için iki uzman istemesi üzerine İstanbul’a gönderilmişti. Türkiye’de modern tıbbın kurucusu sayılmaktadır. Okulun müdürü Behçet Efendi’nin kardeşi olan Abdülhak Molla, dahiliye ve hariciye hocalığında ise Dr. Bernard bulunuyordu.

Tıbbın temelini oluşturan anatomi derslerinin kadavralar üzerinde yapılması için hükûmetten izin alındı. 1841’de uygulamalı dersler başladı ve ilk otopsi yapıldı. Kadavra olarak Kasımpaşa Tersanesi’ndeki kürek mahkûmlarının ve esir pazarlarındaki zenci kölelerin cesetleri kullanıldı.

İstanbul ve çevresinde halk ücretsiz muayene ve tedavi ediliyordu. Daha o dönemde mikrop ve açık yaraların enfeksiyon riski bilinmemesine rağmen yılda ortalama 130 ameliyat yapılıyordu. Dr. Bernard “Farmakopi” isimli bir kitap yazarak Türkiye’de ilk defa ilaç kullanımının kurallarını koymuştur. Ayrıca kaplıca tedavisi üzerine yazılan ilk kitap yine Dr. Bernard’a aittir. Bu okulda tıp eğitimi altı yıldı. Okula girmek kolay fakat bitirmek zordu. İki defa bakalorya, üç kez doktora, bir kere de tez verilmesi gerekmekteydi. Ara eğitim basamakları olmadığı için ilkokuldan sonra direk tıbbiyeye girilebilmekteydi. Bu yüzden ara bir okul olarak “İdadiler” bu dönemde kurulmuştur. Sultan I. Abdülmecid okula büyük ilgi göstermiş, okulu ziyaretlerde bulunmuştur.

Galatasaray Mekteb-i Tıbbiye’si sayesinde Avrupa’daki gelişmelerden çok kısa sürede haberdar olunmuş ve uygulanmıştır. Örneğin, Kloroform hasta uyutmak için ilk defa 1847’de kullanılırken, 1848’de Dr. Servicen Efendi İstanbul’da kullanmıştı. Bu okuldan mezun olanlar, okulun Avrupa kriterlerinde olduğunun gösterilmesi için seçilen dört öğrenciyi Viyana Üniversitesi’nde sınava sokmuşlar ve öğrencilerin geçer not alması okulun kalitesini göstermiştir.

Bu ilerlemeler kısa sürdü. 11 Ekim 1848’de büyük bir yangın çıkmış ve bina kullanılamaz hale gelmiştir. Bu yangından sonra okul Hasköy’deki Humbaracılar Kışlasın’a taşındı. Bu yer modern bir tıp eğitimi için uygun değildi. Galatasaray binasının onarımı bitince tıbbiye yuvaya dönmüş fakat 1874’te Mekteb-i Sultani kurulunca tıbbiye bir daha geri dönmemek üzere bu binadan ayrılmak zorunda kalmıştır. 1903’te Haydarpaşa’ya taşınıncaya kadar 7 kere yer değiştirmiştir okul. Bu aksiliklerden dolayı tıbbiye köklü bir okul haline gelemedi. 55 yıl boyunca yetersiz koşullarda eğitim verdi.

 

TÜRKÇE TIP EĞİTİMİ VE SİVİL TIBBİYENİN KURULUŞU

Büyük ümitlerle başlayan Tıbbiye eğitimi istenilen başarıyı sağlayamamıştı. Bunun belki de en önemli sebebi anadilde eğitim yapılmamasıydı. Başarılı olan öğrenciler genelde gayrimüslimlerdi. 1855’te mezun olan 7, 1859’da mezun olan 9 öğrencinin sadece biri Müslümandı. Açılıştan(1827) 1866’ya kadar 300 hekim yetişrilmiş, Kırım Savaşı esnasında Avrupa’dan hekim getirtilmiştir.

Tıp eğitiminin ilerlemesi için eğitimin Türkçeleştirilmesi gerekmekteydi. Eğitimin Türkçe olması gerektiğini savunan hocalar başarılı öğrencilerden “Mümtaz Sınıf” adıyla bir sınıf kurmuşlar ve bu sınıfta yabancı Tıp terimlerini Türkçeye çevirme çalışmaları yapmışlardı. Bu dönemde hekimlik gayrimüslimler tarafından daha çok yapılan bir işti. Müslüman doktorlar pek tercih edilmezdi. 1856’da padişahın himayesinde kurulan Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane’nin kurucuları arasında bir tane bile Türk yoktu.

Eğitimin Türkçeleştirilmesi çabaları gayrimüslimlerin işine gelmiyordu. Çünkü yabancı dil bilmenin kendilerine sağladığı ayrıcalıkları kaybetmek istemiyorlardı. Bu yüzden gayrimüslimler bir kampanya başlattı ve bu kampanyada Türkçenin bilim dili olması için yetersiz olduğu vurgulandı. Bu kampanya işe yaradı ve Mümtaz Sınıf dağıtıldı.

Bundan sonra Kırımlı Aziz Bey’in önderliğinde Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye adında bir grup gizlice teşekkül etti. Bu grup tıp Türkçeleştirilmesi çalışmalarında bulundu.  1867’de bu grup Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye adında Türkçe eğitim veren bir okul açtılar.  Kırımlı Aziz Bey okula dekan oldu.1873 yılında Fransızcadan tercüme olarak 640 sayfalık Lugat-ı Tıbbiye yayınlandı. 1902’de bu biraz daha geliştirildi ve 1253 sayfalık Lugat-ı Tıp isimli sözlüğü yayınladılar. Ceride-i Tıbbiye-i Askeriyye gibi dergiler çıkarılmaya başlandı. Halkın gelişmelerden haberdar olmalarına yaracak kitapçıklar basıldı. Fakat reçeteler uzun süre Fransızca yazılmaya devam etti. Mütareke yıllarında işgalci kuvvetler eğitimi tekrar yabancı dile çevirmeye çalıştılarsa da Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in kurulmasıyla bu, akamete uğradı.

 

TIBBİYE’DE SİYASET HAPİS VE SÜRGÜN

19. asır sonuna gelindiğinde Askerî Tıbbiye oldukça kozmopolit bir yapıya kavuşmuştu. Burada ülkenin her yerinden her dinden insanlar eğitim görmekteydi. 1869’dan itibaren seçilen başarılı öğrenciler Berlin, Paris, Viyana gibi Avrupa’nın önemli merkezlerine gidip eğitim görmekte ve kendilerini yetiştirmekteydi. Geri geldiklerinde saray doktoru, Tıbbiye hocası veya hastane başhekimi olur, rütbe ve nişanlar kazanırdı. Son dönemlerde tıbbiyenin eğitim kadrosu genişlemiş ve büyük bir kütüphane sahibi olmuştu. Devlet içinde bulunduğu dar boğaza rağmen tıbbiye için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyordu. II. Abdülhamid tahta geçtikten sonra tıbbiye ile ilgilenmiş fakat başkaldırma ihtimallerine karşılık da tıbbiyeyi baskı altında tutmuştu. Gazetelerin ve tıp dışı kitapların okula girişine izin verilmiyordu. Fransızca bilen öğrenciler Fransızca yayınları takip ediyor ve ihtilal, özgürlük, eşitlik fikirlerini öğreniyordu. Böyle bir ortam tıbbiyeli gençler İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurmuşlar ve ülkede Abdülhamid’e karşı faaliyete başlamışlardı. Abdülhamid’e yapılan darbe girişimlerine rağmen Abdülhamid bir süre sürgüne yolladıktan sonra, bu yetişmiş gençlerin yitip gitmesini istemediği için af çıkarıyor ve eğitimlerine devam etmelerine müsaade ediyordu. Tıbbiye Cumhuriyet dönemine kadar Türkiye’nin Batı’ya açılan penceresi konumunda olmuştur.

1888’de Marko Paşa öldükten sonra yerine hekim olmayan Zeki Paşa getirildi. Bu kişi tıbbiyede otoriteyi tesis etti. Almanya’dan tıp uzmanları getirildi ve onların eliyle 30 Aralık 1898’de “Gülhane Tatbikat Mektebi ve Seririyat Hastanesi” adıyla staj okulu açıldı.  Diğer taraftan Mekteb-i Tıbbiye-i Mükiye Kadırgada eski bir binada eğitim hayatını sürdürmekteydi. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’den ise umut kesilmiş durumdaydı.

 

HAYDARPAŞA TIBBİYESİ

II. Abdülhamid Askerî ve Sivil Tıbbiyelerin birbirinden ayrı ve daha kaliteli eğitim vermeleri için iyi bir binaya taşınmalarını arzu etmekteydi. Dönemin önde gelen hekimlerinden Operatör Dr. Cemil Paşa(Topuzlu) Gülhane hastanesinin darlığı, hastane gereçlerinin eksikliği, gürültü gibi olumsuzlukları Sultan Abdülhamid’e sürekli bildirmekte ve bir tıbbiye binası yapılması için ricada bulunmaktaydı. Sultan Abdülhamid ise tıp ve sağlık konusunda çok hassastı. Hayatı hastalık ve ölüm içinde geçmiş, babası veremden ölmüş, küçük kızını difteriye kurban vermişti. Bu yüzden sağlık koşullarının geliştirilmesi konusunda oldukça hassastı. Bu yüzden Serasker Rıza Paşa ile birlikte Boğaz’ın karşı yakasında Haydarpaşa’da bir tıbbiye binası yapımına karar verdiler. Binanın yapımını saray mimarı Vallaury’e verdiler. Kendisinden yeni bir bina yapılması istendiğinde Vallaury Demirkapı’daki eski binayı örnek aldı. Bu örneği on kat geliştirerek dönemin en büyük sivil binasını yapmaya başladı. Gülhane’nin kurucusu Prof. Reider Paşa da okulun binasının yerini çok beğenmiş ve uygun görmüştü. Ona göre şehir merkezinden uzak oluşu öğrencilerin kendilerini geliştirecekleri bir ortam sağlayacaktı. Binanın çevresi gelişmeye açıktı. Yanındaki tren istasyonu ve vapurla ulaşım rahattı. Fakat zemin katların durumu Prof. Reider’i dehşete düşürdü. Buralar kesinlikle deney, gözlem yapıp hasta muayene etmeye müsait değildi. Burası bir askeri okul olarak düşünülmüştü. Bu yüzden Reider nüfuzlu kişiler vasıtasıyla padişahı ulaşmaya ve bu okulun Türk hekimi yetiştirmeye uygun olmadığı konusunda ikna etmeye çalışıyordu. Fakat Abdülhamid’i ikna edemedi ve fikrinin sorulacağı günü beklemeye koyuldu. İnşaat tamamlanırken tıp organizasyonu ile ilgili olarak fikrine müracaat edildi. O da fikirlerini kabul ettirerek, kışlaya benzeyen bu binayı bir tıp fakültesine kısmen de olsa dönüştürmeyi başardı. Ders programını düzenledi. Kuleli’deki sağlıksız binada %60’ı verem olan Tıbbıye İdadisi öğrencilerini de bu yeni binaya taşıttı ve böylece idadi ve tıbbiye öğrenci ve hocalarını bir araya getirdi. Haydarpaşa Tıbbiyesi’ni bir tıp ve fen bilimleri merkezi haline getirdi. Dr. Reider’in en büyük başarısı, okul binasının karşısına bugün Haydarpaşa Numune Hastanesi olarak hizmet veren yataklı klinikleri yaptırması oldu. Kliniklerin Almanya’daki gibi fakat Türkiye’nin kültürüne ve inancına uygun olarak yapılmasına özen gösteriyordu. Haydarpaşa kompleksi iki grup binadan oluşmaktaydı. Deniz tarafındaki ana bina kompleksi tıp okulu, kara tarafındakiler ise 400 yataklı eğitim hastanesi klinikleri olarak planlanmıştı. Ana binada derslikler, laboratuvarlar, anatomi diseksiyon salonu, kütüphane, matbaa, çalışma ve dinlenme salonları, yatakhaneler, yemekhaneler ve idari kısımlarla birlikte hamam ve cami bulunmaktaydı. Türkiye Cumhuriyeti’ne de miras olarak kalacak olan bu okul 6 Kasım 1903’te açıldı. Eğitim sistemi Alman eğitim sistemine göre düzenlenmişti. İlk olarak idadi süreci vardı. Bu sürecin ilk beş yılı Fransızca, Almanca, zooloji, botanik ve jimnastik okutulmakta, son üç yılda ise bunlara fizik, kimya ve jeoloji dersleri eklenmekteydi. Tıbbiye 5 yıl sürmekte teorik ve pratik olarak toplam 3 kez sınav yapılmaktaydı.

Okulun ders programı hasta başında tedaviye, el ve stetoskopla muayeneye büyük zaman ayırıyor, elektrikle teşhis ve tedavi gibi çağın en yeni buluşları haftalık ders programı olarak okutuluyordu.

 

II. MEŞRUTİYET VE TIP FAKÜLTESİ

II. Meşrutiyet ile birlikte Tıbbiye’nin yapısında değişiklikler oldu. Okulun kadrosu çok genişlemiş, bazı hocalar okula gelmez olmuştu. Diğer taraftan istedikleri özgürlük ortamı gelmiş olmasına rağmen hocalar ve öğrenciler siyasetle uğraşmaktaydılar. Ülkenin daha çok sivil hekime ihtiyacı vardı. Fakat Sivil Tıbbiye’yi geliştirmek için gerekli kaynaklar mevcut değildi. Askerî Tıbbiye ve Sivil Tıbbiye ayrı ayrı öğrenci yetiştiriyordu. Bu okulların geleceği ile ilgili olarak ortak bir komisyon kuruldu. Bu komisyonun çalışmaları bir sonuca varmayınca Sivil Tıbbiye 1 Ekim 1908’de kendisini Darülfünun Tıp Fakültesi olarak ilan etti. Askerî Tıbbiye’nin hocaları ise Askerî Tıbbiye’nin 1848’den beri Tıp Fakültesi olduğunu iddia ederek bu gelişmeyi protesto ettiler.

1909 bütçe görüşmelerinde devrin maliye bakanı Askerî Tıbbiye’nin bütçesini Tıp Fakültesi’ninkine ekledi. Ayrıca Haydarpaşa’daki okul, klinik binalarıyla beraber tıp fakültesine verildi. Böyle Askerî Tıbbiye fiilen ortadan kalkmış oldu. Sonuçta Askerî ve Sivil Tıbbiye Darülfünun-ı Osmani Tıp Fakültesi adı altında birleşti.Halk arasında Haydarpaşa Tıbbiyesi olarak anılan okul daha sonra  İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi ve İstanbul Tıp Fakültesi adlarını almıştır. Operatör Cemil Topuzlu Fakülte’nin reisi oldu. Eğitim büyük dersaneleri, anatomi salonları, yepyeni mikroskoplarla donatılmış laboratuvarları ve 250 yatağı olan, gelişmeye açık mükemmel ortamda sürdürdü. İki yakaya birden hizmet imkanı verme imkanı olan bina Fakülte Avrupa yakasına yaşınınca boş kaldı. Bir süre Haydarpaşa Lisesi olarak kullanıldı. Şu an ise Marmara Üniversitesi olarak hizmet vermektedir.
“TIBBİYE’NİN VE BİR TIBBİYELİNİN ÖYKÜSÜ OSMAN CEVDET ÇUBUKÇU’NUN YAŞAMI” isimli kitaptan özetlenmiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ