SAÇLARINI BİRBİRİNE BAĞLAYARAK SİS DAĞINDAN ATLAYAN BEŞ KIZIN ÖYKÜSÜ

SAÇLARINI BİRBİRİNE BAĞLAYARAK SİS DAĞINDAN ATLAYAN BEŞ KIZIN ÖYKÜSÜ

SAÇLARINI BİRBİRİNE BAĞLAYARAK SİS DAĞINDAN ATLAYAN BEŞ KIZIN ÖYKÜSÜ

 

Karadeniz’in bir köyünde, bir uçurumun kenarında duruyorum. Ve sis bastırıyor. Korkumu hisseden su satıcısı Kerem, koşarak yanıma yaklaşıyor, elimi tutuyor, “kımıldama,” diyor “sis oynaktır, gelip geçer”. Gerçekten sis gelip geçiyor. Kerem başlıyor anlatmaya: “Biliyor musun. Bu kayadan beş kız saçlarını birbirlerine bağlayıp uçuruma atlamışlar. Bu nedenle, bu kayaya ‘Kanlı Kaya’ denir.’’

 

Bir uçurumun kenarında duruyorum, aşağı bakmam olanaksız. Ve sis usul usul bulunduğum yeri kuşatıyor, az sonra her şey grileşecek, hatta kararacak ve ben sonsuz bir boşlukta kendimi yapayalnız hissedeceğim. Korkuyorum, ağır ağır uçurumun kenarından uzaklaşıp kendimi güvene alıyorum. Ama tam karşımda gökyüzüne doğru sipsivri uzanmış bir kaya parçası var. Evet, onun en ucunda, bütün uçurumların ortasında, orada bir kadın oturuyor. Tüm dağa sırtını dönmüş ve az sonra onu da içine alacak sisin gelmesini bekliyor. Hiç kımıldamadan, hiçbir korku, hiçbir endişe duymadan, adeta deniz kıyısında bir parkta otururmuş gibi sakin, bekliyor. Ve sis onu kuşatıyor.

 

Neredeyse saniyeleri sayarak sisin açılmasını, başka bir yöne kaymasını bekliyorum. Ter içindeyim, bana çok uzun gelen bir zaman geçiyor, sis açılıyor ve kadın aynı yerde gene hiç kımıldamadan duruyor. Derin bir soluk alıyorum ve hızla oradan uzaklaşmaya çalışıyorum.

Tam o sırada korkumu hisseden su satıcısı Kerem , koşarak yanıma yaklaşıyor, elimi tutuyor, “kımıldama,” diyor “sis oynaktır, gelip geçer”. Gerçekten sis gelip geçiyor ama o kadın hâlâ kıpırtısız o kayanın üstünde oturuyor. Kerem, “biliyor musun,” diyor, “bu kayadan beş kız saçlarını birbirlerine bağlayıp uçuruma atlamışlar. Bu nedenle, bu kayaya ‘Kanlı Kaya’ denir.’’ “Tam beş kız mı? Neden?’” Kerem, omuzlarını silkip uzaklaşıyor.

 

Hayat Nine’ye gittim

Aklımda sorular, Sis dağını ardımda bırakıp, dağı bütün heybetiyle gören o Karadeniz köyüne iniyorum. Köy sakin, herkes işinde gücünde. Ve benim aklımda “saçlarını birbirine bağlayıp kayadan atlayan beş kız. Sağa sola soruyorum, sorduğum herkes önce bir yüzünü ekşitiyor ardında, “Hayat Nine’ye git. Belki, o sana bir şeyler anlatır,” diyor. Belli ki, köy bu olayı konuşmak istemiyor, bu olayı köyün belleğinden silmeye çalışıyorlar. Sonunda Hayat Nine’yi buluyorum, çok yaşlı, bölük börçük bir şeyler anlatıyor. “Bir kusurumuz oldu ki, sis büyüsü bizi vurdu,” diyor. “Kusurun ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemedik,” diye devam ediyor, “ama o kızları alıp gitti. Neden, niçin bilemedik.” Şöyleydi. Hayat nine anlatırken ben aradan çekilsem iyi olacak.

 

Belki de uçurum onları çekmişti

Pembe, azıcık aksayarak yürürdü. Ebeler onu anasının rahminden alırken, kalçasını çıkıvermişti. Bir de aklı biraz kıttı. Zor konuşurdu. En sevdiği şey, annesinin uzun kömür siyahı saçlarını taramasıydı. Annesi saçlarını tararken, o kimselerin anlamadığı, bilemediği bir tuhaf şarkı mırıldanırdı. Büyüdükçe tuhaflıkları arttı. Kim ölecek bilirdi. Azrail’in onu kendine elçi seçtiğini söylenirdi. Ölecek olanın adını birdenbire söyleyiverirdi. Anası babası ona çok yalvardı. “Sus,” dediler. “Ağzını açma,” dediler. Günlerce hocalara gittiler. Dilek tuttular, kurban kestiler bir faydası olmadı. Pembe kimin adını söyledi, ertesi gün köyün küçük camiinden o kişinin cenazesi kaydırırdı. Öyle oldu ki, bütün köy korkuyla bekler oldu. Pembe’nin ad söylemediği gün, köyde herkes birbirine sarılıp, sevinçten ağlar oldu.

 

Pembe günlerden bir gün “Gülhayat,” dedi. O zaman herkes Gülhayat’a söyle bir baktı. Olmazdı, Azrail’in yüreği bile Gülhayat karşısında yumuşardı. Gülhayat’ın yanakları her daim al aldı. Boyu köydeki erkeklerden bile uzundu. Uzun saçlarını tek bir örgü yapıp şöyle bir savurduğunda, yakında kim varsa kolu kopuverirdi. Öyle şen bir kahkahası vardı ki, ne zaman gülse, horozlar uzun bir türküye başlar, saçak altlarına sinmiş serçeler çık çık öter ve gün şenlik olurdu.

Köy korkuyla bekledi, bir gün geçti, iki gün geçti Gülhayat şen kahkahasına devam etti. Herkes derin bir soluk aldı, “Azrail artık Pembe’yi salıvermiş,” dediler. Köy yerinde ateşler yaktılar. Cümle köy horona durdu. O gün bir şey daha oldu. Sis dağının sisi dağı terk etti. Dağ olanca heybetiyle ortaya çıktı. Köylüler sisin de bir bildiği vardır dediler ve işlerine döndüler.

 

Günler geçti bir gün Pembe, “Şebnem,” dedi. Annesi bir telaşla Şebnem’in evinin kapısını çaldı. “Pembe Şebnem, dedi,” diyerek kapıyı açan Şebnem’e sarıldı. Şebnem, güzeller güzeli Şebnem onu teselli etti. “Teyzeciğim bak Gülhayat kahkahalar atıp, erkeklerle güreşiyor, ben de yakında evleniyorum. Dün beni istemeye geldiler, anlı şanlı bir düğün dernek yapacağız. Çok güzel bir gelin olacağım. Azrail artık Pembe’yi koyverdi. Üzme canını.” Pembe’nin annesi teselli bulmuş eve döndü. Dönerken Sis dağına şöyle bir baktı. Sis halâ gelmemişti. Dağ çok azametli görünüyordu.

Günler geçti, Pembe bu kez ağlayarak “Narin,” dedi. Narin Pembe’yi çok severdi. Onun saçlarını tarar, elinden tutup Sis Dağına bile götürürdü. Pembe’nin annesi ağlayan kızına sarıldı. “Korkma,” dedi, “Azrail, ölüm meleği gitti artık. Seni bize bıraktı. Narin ablan okulunu bitirip ebe olmuş. Seni de görmeye gelecekmiş.”

 

Narin’e sivri kayayı gösterdi

Narin Pembe’yi görmeye geldi. Onu elinden tutup, dışarı çıkardı. Birlikte Sis dağına baktılar uzun uzun, o zaman Pembe o güne kadar kimsenin dikkat etmediği, uçurumların tam ortasında yükselmiş kaya parçasını gösterdi Narin’e. Narin Pembe’nin işaret ettiği yere baktı. Kaya ne kadar da sivriydi.

 

Günler geçti, “Şebnem’in kınası var bu gün,” dediler. Annesi Pembe’ye en güzel giysilerini giydirip düğün evine götürdü. Pembe kına evinde ,öylece gülümseyerek duruyordu. Kızlar coşmuştu, Şebnem elinde kına tası neşeyle herkesin elini kınalıyordu. Pembe bir an oturduğu yerden kalktı, şarkı söyleyen Nurten’e doğru gitti, büyülenmiş gibiydi.Usulca sarılıp Nurten’i öptü. Etraftan iki kız da “bizi de öp Pembe” diye el çırpmaya başladılar. Pembe sarılıp onları da öptü. Sonra yerine oturdu. Bir süre sonra annesine doğru yaklaştı, kulağına fısıldadı.” “Nurten”.

 

Ertesi gün evlerden endişeli sesler yükseldi. Pembe yoktu, Gülhayat yoktu, Narin yoktu, Şebnem yoktu, köyün en güzel şarkı söyleyeni Nurten yoktu.Erkekler silahlarını kuşanıp dağda kızları aramaya gittiler. Kadınlar endişeli, dua ederek beklemeye başladılar. Çok sonraları dağdan sesler yükseldi. Erkeklerin gözyaşları sel oldu aktı.

Kızları bulmuşlardı. Saçlarını birbirlerine bağlayıp kayadan aşağı atlamışlardı. Uçurumun dibinde birbirlerine sokulmuş yatıyorlardı.

O gece tüm evlerden yürek paralayıcı ağıtlar yükseldi. Sabahleyin Sis dağına bakanlar, sisin yeniden geldiğini gördüler.

Bunları bana Hayat nine anlattı. O beş kız köy mezarlığında yan yana yatıyorlar. Mezar taşlarında sisler içinde bir kaya parçası görünüyor. O kadar. Ben derim ki, Karadeniz tekin değildir çünkü renkli fotoğraflarda bile siyah beyaz görünür.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ