POZİTİVİST JÖN TÜRK AHMET RIZA BEY’DEN II. ABDÜLHAMİT’E ÖĞÜTLER

Özgür Büyüksolak

Yazarın şu ana kadar yazılmış 36 makalesi bulunuyor.

Son dönem Osmanlı aydınlarının en önemlilerinden birisi olan Ahmed Rıza Bey politik ve dünya görüşü ile mevcut Osmanlı yönetimine ve II. Abdülhamit rejiminin sıkı bir muhalifi olmuştu. Tabii ki muhalif olması sebebiyle Paris’e gitmiş ve uzun süre burada kalmıştı. Muhalefetini de yurtdışından basın-yayın yoluyla yapıyor. Muhalefetini basın yayın yoluyla yapıyor, diğer taraftan Sultan II. Abdülhamit’e ülkenin kötü gidişiyle ilgili layihalar gönderiyordu. 1889’da Paris’e ikinci defa vardığında(ilk olarak 1884’te Ziraat okulu okumaya gitmişti.) arkadaşı M. Kirkof vasıtasıyla Fransız adliyesinde tercümanlık işine girdi. Aynı zamanda pozitivizm direktörü Pierre Laffitte ile ilişkisi başlamıştır. Fakat daha önceden beri pozitivist doktrini benimsediğini şu sözlerinden anlamaktayız:

“1889’a kadar Türkiye’de Milli Eğitim Müdürlüğü ile meşgul oldum. Bu tarihten itibaren Paris’e gelerek çağdaş fikirler hareketini bol bol etüt etmek için görevimi bıraktım. Zaten daha önceden pozitivist doktrine tamamen bağlanmıştım. Kendisine çok şey borçlu olduğum Pierre Laffitte’in kıymetli yardımı sayesinde bilgi sahamı genişletebildim. Böylece yavaş yavaş memleketimizde uygulanan öğretime tatbik edilebilir bir takım reform projelerini kavramaya eriştim.”

Buradan anlaşıldığı gibi Ahmed Rıza Paris’e ilk gidişinde pozitivist felsefeyi benimsemiş, ikinci defa gidişinde de bu sahadaki bilgisini genişletmiştir.

Ahmet Rıza Bey  ülkenin düştüğü durumdan kurtulması için kendince ürettiği fikirlerini içeren layihaları(ıslahat raporları) Paris’ten Sultan II. Abdülhamit’e göndermiştir. Toplamda altı tane layiha gönderdiği bilinmektedir. Biz birinci layihadan yola çıkarak Ahmet Rıza Bey’in ülkenin kurtarılması için ortaya koyduğu fikirleri inceleyeceğiz. Tabi bunlar yaparken de Ahmet Rıza’nın Osmanlı yönetiminde gördüğü olumsuzlukları da incelemiş olacağız.

Birinci layihada, asıl konuya girmeden önce ikinci kez Paris’e geliş sebebini açıklar ve kedini şöyle savunur: Bağ bahçeye merakım olduğundan ziraat ve çiftçilik vasıtası ile vatanın daha fazla serves elde etmesine, imarına çalışmak ve ecdadımın bu yolda bir hayırlı halefi olmak arzusuyla Paris’e gelmiş Ziraat Fakültesinde çiftçilik öğrenmiştim. Sermaye-i nakdiye ve ilmiye ve hususiyle iş ve ustabaşı olmayan yerde ziraat ilerleyemeyeceğinden toprağı ekmek ve imardan evvel efkar-ı umumiyeyi(kamuoyunu) ikaz ve tımar etmek için Maarif Nezaretine müracaat ettim. Beni evvala İdadi-i Mülkiye Müdürlüğü ile Bursa’ya gönderdiler, sonra Maarif Müdürü yaptılar. Memuriyet umumi menfaate bir vasıta olursa makbuldur. Faidesiz bir memurun yolkesenden farkı yoktur. Milletin beyhude parasını almak ve istibdat ve ihilasata alet olmak meşreb ve mesleğime uymadığından iş görebilecek zamana intizaaren hafiye şerinden emin bir yere çekilip ilmi çalışmalarla meşgul olmayı devlet memuru olmaya tercih ettim. Bizim gibi tehlikeli bir mevkideki diğer milletlerin hangi vasıta ve tediri kullanarak terakki etmiş olduklarını aradım. Mülk ve milleti bu muhataradan kurtarmak, sanayi ve ziraatin gerektiğini milete anlatmak ve terbiyeden ve akli ilimlerden başka çare olmadığına tamamıyla kanaat hasıl ettim.

Bunun ardından layihasını yazma sebebini şöyle açıklamıştır: “Anasından babasında ellere şikayet eden evlat ailesine sevgisi olmadığını gösterir. Evinin bir melaneti halinden evvela evin büyüğünü haberdar etmek ev üyelerinin borcudur. Tesiri görülmezse o vakit bütün ailenin kurtuluşu için haricin imdadına müracaat vacip olur Umumun imdadına müracaat bana çoktan beri farz olmuştu. Lâkin  hilafet makam ve saltanatını pek büyük tanıdığımdan öyle bir makamda bulunan zattan-velev II. Abdülhamid bile olsa alenin şikayet etmek vicdanıma ağır geldi. Neşriyata başlamadan önce bu yolda bir defa daha talihimi denemek istedim, gelecekteki mektubumu yazdım yolladım.”

Bu sebebi belirttikten sonra, Ahmed Rıza’nın İslam tarihine atıflar yaparak meşveretin önemini açıklamaya çalıştığı örnekler verdiğini görüyoruz. Meşveretin şeriatın bir hükmü olduğunu belirtip, Hz. Muhammed’in peygamber olması dolayısıyla hiç kimsenin fikrine ihtiyaç duyma gibi bir durumu söz konusu değilken, çevresindeki komutanların görüşlerine müracaat ettiğini belirtmektedir. Diğer yandan Dört Halife’nin meşveretle ilgili sözlerine yer vermiş bu şekilde Sultan II. Abdülhamid’i Meşrutiyet’i ilan etmeye zorlamak istemişti. Ayrıca İslamî hükümleri kullanarak Sultan’ı kendi fikirlerine değer vermeye davet ediyor, “Sultan’a görüş sorma sizin için bir tenezzül gibi geliyorsa hastalandığınızda niçin doktora müracaat ediyorsunuz, yoksa vücudunuzu korumak milletin vücudunu korumaktan daha mı önde geliyor?” sorusunu yöneltiyordu.

Bu akıl yürütmelerden sonra ise Sultan’a şu fikirleri sunuyordu: “Aynı şartlar dahilinde bulunan bir sebep daima aynı neticeyi husule getirir. Şimdiye kadar başımıza gelen belaların zuhur ve tekerrürüne en büyük sebep, o belayı meydana getiren illeti aramamak veya gizlemek hatasıdır. Bu asırda mülkü güzel idare için zeki ve hissiyat-ı hamide sahibi olmak yetmez. Tecrübe esaslarına, hükûmet ve milletin hakiki ihtiyaçlarına dayalı doğru bir meslek lazımdır. Hükûmet idare etmek kumar oyunu gibi zarın talihine bırakılamaz. Hakikatin halleri istihareye yatmakla bilinmez. Cemiyet tabi kanunlara bağlı bir birleşik vücuttur. Bu vücudun bir takım devrî hastalıkları vardır. Marazın teşhisi için hastayı söyletmeli ahalinin hal ve mizacı, dert ve ihtiyacı millet doktorlarına malûm olmalıdır. Zahir bilinmedikçe panzehir bulunamaz.”

Bu fikirlerden sonra da devlet yetkililerini şeriatı yaşamamakla suçluyor ve şöyle devam ediyordu: “Tekke ve cami yaptırmakla şer’i kanunların ahkâmı icra edilmiş sayılmaz. Şer’an  siyasetin esası adalet ve toplum menfaatidir. Yani halife devlet ve millete iyilik etmeye memurdur. Vezaif ve şeriatı, hilafeti tanımayan ve ifa etmeyen amire itaat caiz değildir. Hükûmet heyeti ahalinin refah ve saadetine hizmet maksadıyla teşekkül eylemiştir. Ahali, hükûmeti beslemek ve Padişahın zevkini, keyfî idaresini infaz etmek için yaratılmamıştır.”

Bu görüşlerden anlaşıldığı üzere Ahmed Rıza Bey devlet yetkilerini şeriatı yaşamamakla suçluyor, şeriattan uzaklaştıkları için devlet yetkililerinin ahaliyi ezdiklerini, böyle bir hükûmete boyun eğmenin dinen caiz olmadığını belirterek İslamî bir akıl yürütme de yapıyordu.

Diğer taraftan Ahmed Rıza, yabancı devletlerden hiçbir hayır gelmeyeceği düşüncesindedir. Ona göre hiçbir yabancı devlet Osmanlı Devleti’ni elinden tutup kaldırmaz ve iyiliğini istemez, şan ve servet kazanmasını istemez. Bu nedenle vatanda muktedir adamlar yetiştirmek dış devletlerden gelecek yardımdan hayırlıdır.

Millet servetin de hesapsızca harcanmaması gerektiğini belirten Ahmed Rıza şöyle devam etmektedir: “Milli serveti hava ve hevası yolunda bezl ve israf eden veya ettiren bir halifenin halli vacib olur. Vergi ismiyle hükûmete ödenen para bir emanettir. Sadaka veya hediye değildir. Hükûmet o parayı millete yararlı şeylere sarf ederek güzel bir şekilde kullanmaya memurdur.”

Son olarak Ahmed Rıza layihasını şu sözlerle tamamlar: “Doğru söz gerçekten acıdır. Doğrunun düşmanı çoktur. Lâkin hatayı ortaya koyan kimse düşman olsa da onu gizleyen dosttan hayırlıdır.”

Hanedan-ı saltanatın hâşa düşmanı değil şâkir-i latif ve enamıyım. Bununlar beraber, zat-ı şahanenize muhabbetim vatana edeceğiniz hizmet nisbetindedir. Hanedan-ı Âli Osmanı vatanımdan ziyade severim dersem yalan söylemiş olurum. Bir hayırlı evlat annesinden ziyade efendisini sevemez.”

Ahmet Rıza Bey öleli çok oldu belki ama ileri sürdüğü görüşler kendi dönemine yön vermiştir. Gerçekçi ve akılcı görüşlerini Osmanlı yönetimine sunmuş olmasına rağmen, bu görüşlere itibar edilmemişti. Fakat tarihi süreç Ahmet Rıza Bey’i haklı çıkarmıştı. Dönemine ve yetiştiği ortama göre çok ileri fikirler ortaya koyan Ahmet Rıza Bey’in fikirleri sadece kendi döneminde değil ihtiyaç duyulan her dönemde başvurulacak niteliktedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ