MİTHAT PAŞA’NIN MÜCADELESİ – IV(İKİNCİ SADARETİ, KANUN-I ESASİ VE SÜRGÜN)

Özgür Büyüksolak

Yazarın şu ana kadar yazılmış 37 makalesi bulunuyor.

İlk sadaretinin bitiminden sonra Mithat Paşa birkaç ay açıkta kaldıktan sonra Adliye Nazırlığına getirildi. Adliye Nazırı olarak sadrazamın isteği üzerine bir ıslahat layihası düzenledi. Bu layihanın zamansız padişaha sunulması üzerine padişah hiddetlendi ve Mithat Paşa’yı Selanik Valiliği ile merkez dışına sürdü(Aralık 1873). Bu görevi de layıkıyla yapmaya çalışan Mithat Paşa kendisini yine memleket işlerinin düzelmesine verdi. Selanik’te bir ıslahhâne okulu açmış ve idaresi için yılda 200.000 kuruş ayrılmıştı. Şehrin ortasından ve mahalleler arasından 1300 metre uzunluğunda düz bir cadde yaptırmış, çarşı ortasında bulunan bedesten harabesini sahibinden satın alarak 3.000 lira akçe harcayarak yeni bir bedesten inşa ettirdi. Mahalle mektepleri  yeni usule göre düzenlenmiş, maaşları mahalle halkı tarafından karşılanmak üzere öğretmenler tayin edilmiştir. Ayrıca Müslüman ve gayrimüslümler gençlerden karışık olarak Türkçe ve Fransızca eğitim veren 80 kişilik bir idadi(lise) kurulmasına karar verilmişti. Fakat İstanbul’dan istenen öğretmen Selanik’e gelmeden Mithat Paşa’nın göreve başlamasından 1 yıl 3 ay sonra azledilmesi(Şubat 1875) bu okulun kuruluşunu akim bırakmıştı. Selanik’te yaptığı hizmetlerle de halkın sevgisini ve teşekkürünü kazanmayı bilmişti.

Bu gelişmeden yaklaşık 5 ay sonra Hersek’te büyük bir isyan meydana gelecekti. Bu isyanla beraber padişah çareyi Rus yanlısı olarak bilinen ve daha önce belirttiğimiz meşhur Nedimof olarak bilinen Mahmut Nedim Paşa’yı ikinci defa sadarete getirdi. Mithat Paşa’yı da Adliye Nazırlığına uygun gördü(Ağustos 1875). Fakat Mithat Paşa sadrazamın uygulamalarını beğenmiyordu. Bu yüzden Kasım 1875 tarihinde Adliye Nazırlığı’nda istifa etti. İstifa sebebini soran padişaha: “Devlet idaresine dair bir kanun yoktur. İktidara gelenler akıllarına estiği gibi icraatta bulundıklarından, mülki ve siyasi işler doğru yürümemektedir. Askeri nizamlar bozulmaktadır. Mali işler ise düzeltilmesi kabil olmayacak  bir hale girmiştir. Bu sebeple üç dört ay sonra  çok vahim olayların çıkacağını anlayan bir kimse için sabır ve tahammül mümkün değildir.” şeklinde yanıt vermiştir. Dışarıda bir valilik istediyse de isteği yerine getirilmeyen Paşa bir süre açıkta kaldı. Fakat işler iyice çığırından çıkınca yine kendisine ihtiyaç duyuldu.

Balkan Buhranı’nın çözümlenememesi, hazinenin aldığı borçların faizini bile ödeyemez duruma gelmesi ve iflasını açıklaması halkta infiale sebep oluyordu. Hükûmetin değişmesi gerektiği halk arasında dolaşıyordu. Bu sırada Mayıs 1876’da medrese öğrencileri ayaklanarak kıyam başlatmışlardı. Bu hareket litaratürde “talebe-yi ulum” hareketi olarak geçti. Bu ayaklanmada hükûmetin değişmesi isteniyordu. İstenilen değişikliği göre Sadarete Mütercim Rüştü Paşa, Seraskerliği Hüseyin Avni Paşa, Şeyhülislamlığa Hasan Hayrullah Efendi, Meclis-i Ali üyeliğine de Mithat Paşa getirilecekti. Bu istekler yerine getirildi ve hükûmet değişti. Bu hükûmet Sultan Abdülaziz’i tahttan indiren hükûmet oldu. Bu ayaklanma meşrutiyet yanlısı bir grup tarafından örgütlenmişti. Bu hareketin amacı despotik yönetime son vermek ve meşrutiyeti ilan edeceğine söz veren Şehzade Murat’ı tahta çıkarmaktı. Galata bankerlerinden alınan borçlarla bu medrese ayaklanmarını finanse edilmişti. Bu faaliyetlerin ön gelenlerin başında Mithat Paşa vardı. Mithat Paşa meşrutiyet yönetimine bir an önce geçilmesi taraftarıydı. 30 Mayıs 1876 tarihinde Sultan Abdülaziz tahttan indirildi ve hapsedildi. Sultanın tahttan indirilmesinde Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi’nin fetvası dini meşruiyet kaynağı oldu.

Mithat Paşa ülkenin kurtuluşu için rejim değişikliğini gerekli görüyor, Millet Meclisi oluşturulmasını  ve vekillerin meclise karşı sorumlu olmasını istiyordu. Bu meclisin ülkenin bütün toplulukların temsilcilerinden oluşması da diğer düşüncesiydi. Ayrıca vilayetlerde adem-i merkeziyet sistemine geçilmesini istiyordu. Bu görüşlerini İngiliz elçisine beyan etmişti.

Abdülaziz tahttan indirildikten sonra yerine geçen V. Murat’ın 93 günlük hükümdarlıktan sonra akli dengesinin iyileşemeyecek şekilde bozulması üzerine V. Murat tahttan indirilmiş ve yerine onun iki yaş küçük kardeşi Şehzade Abdülhamit, II. Abdülhamit olarak tahta çıkarılmıştı. Tahta çıkarılmadan önce Mithat Paşa birkaç defa Şehzade Abdülhamit ile görüşerek ondan meşrutiyeti ilan edeceğine dair söz aldı. 31 Ağustos 1876 tarihinde tahta çıkan Sultan II. Abdülhamit 24 Eylül 1876’da anayasa hazırlanması için bir komisyon kurulması için irade buyurmuş ve Mithat Paşa’nın başkanlığında komisyon çalışmalarına başlamıştı. Fakat anayasa çalışmaları oldukça çetin geçiyor, komisyon üyeleri maddeler üzerine çok tereddüt ediyorlardı. Mithat Paşa ise bir an evvel anayasanın hazırlanmasını istiyordu. Komisyon çalışmalarının yanında kendi hazırladığı bir anayasa raporunu gayri resmi olarak padişaha sundu. Padişah bu raporda memleketin adet ve geleneklerine uymayan hükümler olduğunu ifade ederek özel bir vekiller meclisi toplantısında incelenmesini tavsiye ederek işi bir nevi yokuşa sürme yoluna gitti. Mithat Paşa ise İstanbul’da toplanmak üzere ola Tersane Konferansı’ndan evvel anayasanın ilan edilmesi gerektiğini, aksi halde yabancı devletlerin konferanstaki bütün taleplerinin kabul edilmesi gerekeceğini ifade eden sert bir ariza yazdı. Tersane Konferansı yaklaştıkça Mithat Paşa padişahı sıkıştırıyordu. Padişahın çevresindekiler de Mithat Paşa’ya destek verilmesi gerektiği görüşündeydiler. Bunun üzerine padişah Mithat Paşa’yı ikinci defa sadaret makamına getirdi(19 Aralık 1876). Meşrutiyetin, Tersane Konferansı’nın ilk toplantısında ilan edilmesi kararlaştırıldı. Tabi burada Mithat Paşa’nın anayasacılık anlayışına da değinmek gerekmektedir. Osmanlı coğrafyası içinde anayasa isteyen, anayasa olmazsa ihtilal yaparız diyen bir kitle yok. Ama Tanzimat sürecinde yetişen asker ve bürokrasi tabakasının anayasa talebi olduğunu görüyoruz. “Niçin anaysa istiyorlar?” sorusu burada önemlidir. Bir anayasanın ne için yapılacağı Mithat Paşa’nın deyimiyle “belirli müesseseler kurmak, padişaha yetkilerini bildirmek, bu yetkileri sınırlandırmak, sorumsuz olmadığını saptamak, yani değişen padişahlar karşısında değişmeyen birtakım kuralların olduğunu saptamaktır.” Mithat Paşa Times Gazetesine verdiği beyanatta “bir anayasa yapıldığı an evvela Osmanlı İmparatorluğu içinde bir birliğin vücuda geleceğini, sonra da Batı’ya karşı kuvvetli olunacağını” söylemiştir. Anayasanın hazırlanma sürecinde ortaya çıkan önemli meselelerden birisi dil sorunuydu. Anayasa hazırlama komisyonunda müzakere yapılırken Tramlusşamlı Bahattin Dai  şu teklifi yapmıştır: “Peygamber Efendimiz Arapça konuşur. Her padişah Türkçenin kısırlığının kurbanı olmamak için, Arapça öğrenir. Anayasayı bu çeşitli halklara nasıl Türkçe olarak anlatabilirsiniz? O halde her unsurun kendi mektebi, kendi gazetesi, kendi katibi ve kendi dairesi olmak gerekir.” Mithat Paşa da anayasaya imparatorluk sınırları içerisinde yaşayan her milletin kendini dilini resmen kullanabileceğini koydurtmak istemiştir. Bu meseleyle ilgili Mithat Paşa’nın hazırladığı anayasa taslağının 18. maddesi şöyleydi. “Osmanlı ülkesinde yaşayan unsurların herbiri kendilerine ait dil ile eğitim ve öğretimde muhtardır. Fakat devlet hizmetinde bulunmak için devletin resmi dili olan Türkçeyi bilmek şarttır.” Bu maddeye itiraz eden Eğinli Sait Paşa Sultan II. Abdülhamit’e bir rapor verir. Bu rapor üzerine II. Abdülhamit, Mithat Paşa’yı huzuruna çağırır devletin içerisinde Türkçe konuşulmasından vazgeçemeyeceği, böyle bir anayasa ile karşısına kimsenin gelmemesi uyarısında bulunmuştur. 12. oturumda Suriye milletvekili Nevfel, Erzurum Milletvekili Ermeni Hanazap ve İstanbul Milletvekili Vasiliki Efendi devletin resmi dilinin değiştirilmesi amacıyla ortak bir teklif sunmuşlardır: “Osmanlı Devleti’nin resmi dilinin Türkçe olduğunu belirten madde değiştirilmeli ve resmi dil olarak Türkçe ile beraber Rusça ve Ermenice de kabul edilmelidir. Teklifi gören Meclis Başkanı Ahmet Vefik Paşa “Bu ne vicdansızlıktır! Sizler hala evinizde, okullarınızda, kitaplarınızda kendi dilinizle yazıyor ve konuşuyorsanız, bu imkanı bu devletin alicenaplığına borçlusunuz.” diyerek reddetmiştir. Böylece tek resmi dil Türkçe olarak anayasaya geçmiştir.

Tarık Zafer Tunaya’nın ifadesiyle 1876 Kanun-ı Esasi’si sakat doğmuş bir anayasaydı. Bu anayasanın seçilmiş tek organı Meclis-i Mebusan’dır. Fakat Meclis-i Mebusan herşeyi yapamaz. Mebuslar belirli vazifeleri ne ise o doğrultuda teklifte bulunabilirler. Bunu da anayasa tespit edemez. Bir teklif ilk önce sadrazama gider, sadrazam izin verirse Meclis’e sunulacak, Mecliste kabul edildikten sonra 4-5 yere daha gidecek ve en son onay için padişaha gidecektir. Meclisin bu özelliğinden dolayı Tarık Zafer Tunaya meclisin sakat olduğunu ifade etmektedir. İkinci büyük kusur olarak anaysa toplanma ve dernek kurma hakkı gibi özgürlükleri tanımamıştır. Diğer taraftan Tanzimatla beraber başlayan be Batılıların “ilkel bir parlamento” olarak tanımladıkları 1868 yılında kurulan Şura-yı Devlet aşamasından sonra Meşrutiyet’e giden yol oluşacaktır. Mithat Paşa’nın anayasa noktasındaki katkısı, anayasacılık hareketlerinin önünü ve 1908’e ve hatta 1923’e giden yolu açmak olmuştur.

Anayasanın 23 Aralık 1876 tarihinde yapılacak olan Tersane Konferansının ilk toplantısında ilan edilmesine karar verildi. 23 Aralık günü Babıâli’de büyük bir kalabalık toplandı. Mabeyn Başkatibi Sait Paşa padişahın meşrutiyeti ilan eden hatt-ı hümayununu öperek Sadrazam Mithat Paşa’ya uzattı. Mithat Paşa da hatt-ı hümayunu yüksek rütbeli bir memura vererek yüksek sesle okuttu. Böyle I. Meşrutiyet dönemi başlamış oldu. Mithat Paşa II. Abdülhamit’in nüfuzunu kaldırmak için anaysayı Avrupalı devletlerin ortak koruması altına koymak istemiştir. Bu durum anayasa gerekçesiyle Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmasına olanak sağlayacak bir hamleydi. Ancak konferans bunu kabul etmedi.

Konferansta Avrupalı büyük devletlerin teklifleri şunlar olmuştu:

  • Bulgaristan’ın Doğu ve Batı olarak iki vilayet şeklinde teşkilatlandırılması
  • Bulgaristan ve Bosna-Hersek’te İstinaf Mahkemelerinin teşkil edilmesi, hakimlerin altı büyük devletin oyu ile seçilmesi ve hayat boyu tayin edilmeleri,mahkemelerde Türkçe ve mahalli dillerin kullanulması
  • Bosna-Hersek ve Bulgaristan valilerinin altı büyük devletin oyu ile seçilmesi
  • Bulgaristan valisinin Hristiyanlar arasından seçilmesi
  • Tütün ve gümrük gelirleri hazineye ait olacak, diğer vergilerin nisbeti tayin olunacak ve onların yalnız üçte biri hazineye kalacak, gerisi mahalli ihtiyaçlar için kullanılacak, aşar kaldırılarak yerine arazi vergisi koyulacak.
  • Askerlik hizmeti Müslümanlar için geçerli olacak, askerler başlıca şehirlerde ve kalelerde bulundurulacak. Vilayetlerde milli asker tertip edilecek, bu askerler ahalinin oranına göre Hristiyan veya Müslüman olacak, bu asker vilayet dışına çıkmayacak, vilayetin jandarma kuvveti ahalinin oranına göre Müslüman ve Hristiyan olacaktır.

Bu tekliflerin ardından Mithat Paşa’nın topladığı umumi meclis bu tekliflerin Osmanlı ülkesinin bağımsızlığı ile bağdaşmayacağı gerekçesiyle Avrupalı devletlerin yaptığı teklifleri reddetti. Konferansın başarısızlığa uğramış bir şekilde dağılması okları Mithat Paşa’ya çevirdi. Sultan II. Abdülhamit bazı tavizler verilerek uzlaşma taraftarıydı. Fakat Mithat Paşa taviz vermeye ve uzlaşmaya yanaşmıyordu. Mithat Paşa’nın cumhuriyetçi olduğu, padişahın otoritesini ortadan kaldırmaya çalıştırığı, hatta “Âl-i Osman olur da Âl-i Mithat niye olmasın” dediği, kendi diktatörlüğünü kuracağı, padişahı tahttan indirip eski padişah V. Murat’ı tekrar tahta çıkaracağı gibi söylentiler yayıldı. Diğer taraftan Mithat Paşa doğrudan kendisine bağlı olan gönüllü “Millet Askeri” adıyla ayrı bir askeri birim kurmuştu. Diğer tafaftan 30 Ocak 1877’de çok sert bir dille hazırladığı tezkeresini saraya sunduktan sonra konağına inziaya çekildi. Padişahtan gelen davetleri de dikkate almadı. Bütün bunların sonucunda Mithat Paşa 5 Şubat 1877 tarihinde Sazrazamlıktan ikinci defa azledildi ve yurtdışına sürgüne gönderildi. Böylece Mithat Paşa Kanun-ı Esasi’nin 113’üncü maddesine maruz kalan ilk kişi oldu.

Orhan Koloğlu “Abdülhamit Gerçeği” isimli muazzam çalışmasında Abdülhamit’in Mithat Paşa’yı yurtdışına sürmekle çok büyük bir hata yapmış olduğunu belirtir. Mithat Paşa’nın sürgünün Sultan’ın Mithat Paşa korkusu üzerinde durur ve bu ifadeyi de Sultan II. Abdülhamit’in anılarında bunu ifade ettiğini söyler. Mithat Paşa’nın yurtdışına sürülmesi Avrupa tarafından kullanılacak bir malzeme olmuştu. Hem de doğrudan Mithat Paşa’nın kendisiyle görüşülebiliyor ve bilgi alınabiliyordu. Bu Avrupa için bir fırsattı. Mithat Paşa yurtdışında ülkesi veya Sultan aleyhine bir kampanya başlatmamıştır. Mithat Paşa hakkında ise karalama kampanyaları başladı. Hırsızlık, yolsuzluk gibi suçlamalar kendisine yakıştırıldı. Fakat yurtdışında Mithat Paşa müthiş para sıkıntısı çekiyordu. Zaten bu kadar yolsuzluk yapmış birisi tekrar devlet hizmetine alınamazdı. 93 Harbinin devam ettiği dönemde Rusya karşıtı yazılar yazarak Osmanlı Devleti’ni yurtdışında destekledi. Fakat 93 harbinin sonlarında Berlin Konferansı’nın toplanma hazırlığı yaptığı bir dönemde Mithat Paşa affedildi ve yurda çağırıldı. Girit’te oturulmasına müsaade edildi. 28 Eylül 1878’de Hanya’ya geldi.

 

DEVAM EDECEK…

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ