MERAKLI BİR MERHABA

  • 19 Mart 2019
  • 151 kez görüntülendi.
MERAKLI BİR MERHABA

Herkese meraklı merhabalar…

Periyodik olmasa da buradan yazmaya çalışacağım. Aslında bunun, tam olarak bir yazma eylemi değil, daha çok; kafamı karıştıranlar, çelişkiler, aklıma takılanlar, iyi ya da kötü bulduklarım üzerine iç döküşler ve karşılıklı konuşmalar çerçevesinde ilerlemesini istiyor ve diliyorum. Üstelik bu işte, henüz yolun başındayım.

Sanırım yazının başlığını biraz açsam iyi olacak. Gerçek ve doğrunun aslında aynı kavramlar olmadığını; gerçeğin tek, doğrunun ise yüzler hatta binlerce olabileceğini erken fark edenlerdenim. Ayrıca Türk Dil Kurumu’nda (TDK) eş anlamlı diye gösterilen “yaşam” ve “hayat” sözcülerinin de kavramsal farklılığını bilirim.

Yaşamak, fiziki olarak; doğma, beslenme ve ölüm döngüsü, tüm doğa için sırasıyla geçerli olan itki, tepi, dürtü ve güdüden oluşmakta. Fiziksel olarak var olma itkisi, açlık ve susuzluk ile başlıyor. Ardından beynin algılaması olan dürtü ve eyleme geçme hali olan güdü ile devam ediyor. Oysa hayat sadece insan için. Öğrenme, algılama, kalbimizle/aklımızla ruhumuzu besleme, dimağlarımızı büyütme ve birey olma gerçeği arama işi. Buradan bakınca herkes yaşıyor, ama hayatı bulamıyor olabilir diye düşünürüm.

Kelimeleri bölerim, eğitimin EĞip-İTme, normalin NORM-ALmak’tan türetildiğine inanırım. Bu kalıp düşünceli, sorgusuz sualsiz inanmak, kitlesel biat kültürü için vazgeçilmez koşul olmalı. Yazı bulunalı beri hükümranların ilk el attığı yer burası.

İnsanlarının zenginleştikçe açlıklarının arttığını, bu memlekette güç ve aklı “para”da görenlerin kitlesel büyüklüğünden rahatsız, çok müzdarip bir ruh halim var. Üstelik yanlarına ilk gidenler -hepsi değil- din alimleri ve öğreticiler. Bunu aklım almıyor.

Öğrenmeye ömrüm yetmeyecek,  okumaya da. Bazen bir makaleyi okumam üç-dört saati bulabilir, hatta sıklıkla bu süreyi de aşabilir. Geçenlerde Adnan Çelik okurken, kendimi önce Diyarbakırlı Cemil Paşazadelerden Ekrem ve Kadri’yi, oradan da Refik Bele’yi öğrenirken buldum.  Yani okurken çok vakit harcıyorum. Bir yazı bana bilgisayarda sekiz-on sayfa  açtırıyor. İnternete, arama motorlarına duacıyım.

Yazmak, biraz korktuğum bir iş; ya eksik kalırsam, yanlış anlar ya da anlaşılırsam gibi kaygılarım var. Okuduğum her cümleye “neden, nasıl, niçin, nerede, ne zaman, kim” diye soranlardanım. O halde yazarken -okurken olduğu gibi- derdim okuyana da “merak ettirmek”, “soru sordurtmak” olsun.

Bazen magazin dahi yazılabilir. Mesela Müge Anlı’nın programını izleyip, sadece “Bu kadar acımasızlık-kötülük nasıl olabilir?” demiyorum, üzerine “Peki kolluk kuvvetleri, yargı, diğer tüm devlet kurumları nerede, nasıl bu kadar hata yapabilir?” gibi çokça soru ekliyorum. Yani sorun, soruyu; soru da, yenilerini doğuruyor.

İşte böyle.

Bilmediklerinin, gerçeğin peşinden koşan; bildiğini -burada sanmak vurgusu var- bir daha ve bir daha gözden geçiren, işini iyi yapamamaktan korkan, iflah olmaz bir meraklıdan merhaba…


 

Ekran Alıntısı

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ