Masum İnsanları Vicdansız Birer İşkenceciye Dönüştürmek: “MİLGRAM” (1)

  • 03 Mart 2019
  • 436 kez görüntülendi.
Masum İnsanları Vicdansız Birer İşkenceciye Dönüştürmek: “MİLGRAM” (1)

Günün birinde biri size, “Seni vicdansız bir işkenceciye dönüştürebilirim!” dese ne düşünürdünüz? Dehşet verici, ama -ne yazık ki- bu bir hakikat! Nasıl mı? Stalen MİLGRAM’ın deneyi ile… Gelin, bunun nasıl mümkün olacağına bir bakalım: 

arastirmaci-576x346

1965’te, ünlü psikolog Stanley Milgram’ın Yale Üniversitesi’nde  gerçekleştirdiği ‘otoriteye itaat deneyi’ büyük bir şaşkınlığa ve tartışmalara rol açmıştı. Deneye katılanlar, oluşturulan deney ortamında, hiç tanımadıkları ve kendilerine hiçbir zararı dokunmayan bir kişiye 450 volt elektroşok vermişlerdi. Orijinal deneyin yapılmasından yaklaşık 50 yıl sonra (2015) deney tekrarlandı. Orijinal deneyle benzer sonuçlar alınınca, eski tartışmalar yeniden alevlendi. 

Milgram Deneyinin Arka Planı

Stanley Milgram, doktora dönemindeki temel ilgi ve araştırma alanı uyum” üzerineydi. Nitekim, tezini de psikoloji profesörü Solomon Asch’ın 1951 tarihli ünlü ‘uyum” deneyi üzerine hazırlamıştı. Asch‘ın bu deneyinde, bir denek ile işbirlikçi bazı denekler yer alıyordu. Denek, içinde yer aldığı işbirlikçi grubun tamamının “kendisi gibi denek olduğunu” sanıyor. Ama hakikat hiç de böyle değildi. Prof. Asch, gruba “iki ayrı kart” gösteriyor. Birinci kartta, tek bir siyah çizgi; ikinci kartta ise “farklı uzunluklarda üç ayrı siyah çizgi” yer alıyor. Asch, bu gruba tek tek birinci karttaki çizginin, ikinci karttaki çizgilerden hangisiyle aynı uzunlukta olduğunu söylemelerini istiyor. Soru, önce işbirlikçi gruba, en sonunda ise deneğe soruluyor. Tabi ki denek, kasten en sona bırakılıyor. İşbirlikçi gruptaki herkes, aynı yanlış çizgiyi gösteriyor. Sıra en sona bırakılan ve işbirlikçi grubun cevabını duyan deneğe geldiğinde ise, aslında hangi çizginin doğru olduğunu çok net gördüğü halde, kendinden öncekilerin tamamının gösterdiği yanlış çizgiyi o da gösteriyor. Bu deneyin sonunda Prof. Asch’ın uşaltığı sonuç şuydu:

“İnsanların büyük bir kısmı, tek başına iken doğru olduğuna inandığı şeyi, yanlışta ısrarlı bir grubun  içinde açıktan söylememektedir/söyleyememektedir.” 

Stanley Milgram, Prof. Asch’ın deneyindeki “bireysel bulguların, toplumsal düzeyde ve hatta ulusal boyutta herhangi bir karşılığının olup olmayacağını” merak ediyordu. 11 Nisan 1961 günü başlayan bir mahkeme, onun zihninde kıvılcımlar yakmaya başladı. Arjantin’de yakalanan Nazi SS subayı Adolf Eichmann, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi toplama kamplarındaki işkencelerinden dolayı Kudüs’te yargılanıyordu.

Eichmann-Trial

Yargılanan eski Nazi subayı Eichmann, son derece soğukkanlıydı ve kötü bir iş yapmadığına gönülden inanıyordu. Çünkü, Nazi hiyerarşisinde kendisi emir verici değil, sadece üstten gelen emirleri uygulayan idi. Adolf Eichmann’ın aslında özel olarak Yahudi nefretine sahip olmadığının anlaşılması ve yaptığı onca zalimlikten vicdan azabı çekmemesi, psikolojik açıdan bir çok soruyu gündeme getiriyordu. Bu davayı izlemeye dünyanın her yerinden gazeteciler akın etmişti. Bunlardan biri de New Yorker dergisi adına Kudüs’e gelen Yahudi kökenli New Yorklu politik teorisyen Hannah Arendt’ti. Arendt’in daha sonra ‘Eichmann in Jerusalem (Eichman Kudüs’te)’ adıyla kitaplaşacak yazı dizisinin son cümlesi, sosyal psikolojinin en çok atıf yapılan terimlerinden birine dönüşecekti. Arendt, Eichmann’ı, “kötülüğün sıradanlığının vücut bulmuş hali” olarak niteleyecekti.

Arendt, kötülüğün sadece vicdansız ve zalim ruhlu insanlar tarafından yapılan bir fiil olmadığını, şartlar oluştuğunda ve yeterli motivasyon (gaz) verildiğinde, sıradan insanların da korkunç zulümleri soğukkanlılıkla yapabilecek potansiyele sahip olduğunu savunuyordu. Otoriteden emir alan kişi, sonuçlarını pek de düşünmeden emri uygulayabiliyordu. Nazi toplama kamplarından sağ çıkanlardan biri olan yazar Simon Wiesenthal da, 1988 tarihli, “İntikam değil Adalet” adlı kitabında, Eichmann’ın ruh halinin, dünyanın, “masa başı zalimlerinin de varlığının farkına varmasına yardımcı olduğunu” belirtiyordu. Demek ki zulmetmek; yalnızca psikopatlara ve fanatik sadistlere özgü bir şey değildi. Emirleri “sorgusuz sualsiz” yerine getiren sıradan bir insan da vicdansız bir zalime dönüşebilirdi. Nitekim, Eichmann’ı kaldığı hücrede ziyaret edip günlerce gözlemleyen 6 psikolog da, Nazi subayının “her hangi bir akıl veya ruh sağlığı” problemi bulunmadığını tespit etmiş ve ailesine/arkadaşlarına çok düşkün normal ve sosyal bir kişiliğe sahip olduğunu belirtmişlerdi.

Screenshot_242-552x300

Yazar Hannah ArentdEichmann’ın zulüm emirlerini rahatsızlık duymadan yerine getirmesindeki motivasyonlarından birinin de kariyerinde yükselmek olduğuna da dikkat çekmekte idi. Eichmann’ı yönlendiren ana unsur, aslında Nazi ideolojisi değil; profesyonel kariyer endişesi, terfi beklentileri ve üstlerinin gözüne girme isteğiydi. Eichmann, sadece emirleri yerine getirdiğini ve böylece yalnızca emirlere değil, kanunlara da uyduğunu dile getirerek yaptığı zulümlerden sorumlu tutulamayacağını ifade ediyordu. Ayrıca Eichmann, tek başına bir şeyi değiştirebilecek güçte olmadığını da dile getiriyordu. Arent, son söz olarak; nazi subayının başkalarına zulmetmekten zevk alan bir “sosyopat” ya da “fanatik” olmadığını, ancak, “muhakeme yerine klişelere dayalı bir düşünme biçimine sahip, yüksek seviyede bir ahmak” olduğunu yazacaktı. Arendt, “sıradanlık” derken, bu subaylarca yapılan korkunç kötülüğü kastetmiyordu. Sadece “muhakeme yeteneği olmayan her hangi sıradan bir insanın bile nasıl vicdansız bir zalime dönüşebileceğine dikkat çekiyordu. Küçük kişisel çıkarlarına odaklanmış terfi derdindeki insanlar, nasıl da büyük bir zulmün dişlisi haline geldiklerini idrak edemiyorlardı bile. Bireysel olarak zararsız ve normal bir hayat yaşadıkları halde, topluluk olarak ahlaksız ve zalimce bir yıkıcılığın parçası olabilen insanlar için kullanılan “Little Eichmanns (Küçük Eichmann’lar)” tabiri de sosyal psikoloji literatürüne Eichmann’a atıfla girecekti.

Hannah Arendt’ın oldukça tepki gören bu tespitlerinden etkilenen ve ilham alan çokça  insan vardı. Bunlardan biri de 28 yaşındaki Stanley Milgram’dı. İşte bu genç psikolog, 1961 yılının Temmuz ayında Yale Üniversitesi’ndeki tarihi deneyine (Milgram’a) başlarken, şu temel soruya cevap arıyordu: Sıradan hayat yaşayan zararsız/masum bir insan, kendisi gibi bir insana zulmetmekte ve acı çektirmekte ne kadar ileri gidebilir?”

*

*

Bu yazı serisinin 2. bölümüne, aşağıdaki başlığa tıklayarak ulaşabilirsiniz:

Masum İnsanları Vicdansız Birer İşkenceciye Dönüştürmek: “MİLGRAM” (2)  

*

*

Kaynak:

Bu yazı (amerikabulteni.com) sitesindeki bir paylaşımdan derlenen bir yazıdır:

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ