MARKO PAŞA

Tayfun Binzet

Yazarın şu ana kadar yazılmış 2 makalesi bulunuyor.

Yazarları Hapishane’de Olmadığı Zamanlar ve Toplatılmadığı Zamanlar Çıkan Siyasi Mizah Gazetesi, MARKO PAŞA

Markopaşa Gazetesi ve yayın süreci, Tek partili, Tek Adam Odaklı ve Diktatöryal rejimlerde, gazetecilik ve yazarlığın ne kadar zor ve hatta tehlikeli olduğunu görmek adına önemli bir göstergedir.
Aynı zamanda, bugün halen açıklığa kavuşturul-a-mamış olan Sabahattin Ali cinayetinin delil teşkil eden belgeleridir.

1946 yılında Aziz Nesin, Türkiye Sosyalist Partisi’nin kurucusu Esat Adil Müstecabi’nin sahibi olduğu “Gerçek” adlı bir gazetede köşeyazarı olarak çalışıyordu. Gazete dönemin Sıkıyönetim Komutanlığınca kapatılınca Aziz Nesin de işsiz kalmıştı.

Nesin, Esat Adil’e haftalık bir gülmece gazetesi çıkarmayı önermişti. Tahminine göre gazetenin 3 bin satması olasıydı. Bu gazete için de 700 lira gerekiyordu. Böyle bir gazete ayda 300 lira kâr bırakacaktı. Esat Adil’in aklına yattı, fakat ikisinde de 700 lira yoktu. Aziz Nesin o sıralar Rıfat Ilgaz’la görüşüyor, birlikte genellikle Türkiye Sosyalist Partisine uğruyor, oradaki sendikacılarla sohbet ediyorlardı. Nesin ve Ilgaz sendikacılara gazete konusunu açtılar. Onlar da kendi dertlerini dile getirecek bir gazetenin olmasını çok istiyorlardı. Bu parayı sendika ve partiden tedarik etmeye karar verdiler. Nesin, emeğine karşılık ayda 100 lira alacaktı. Kârın üst tarafı da partiye kalacaktı.

Gazeteye, halk kitlesi tarafından benimsenecek bir ad vermek gerekiyordu. Gerçek gazetesinde yazdığı köşeyazılarından birinin başlığı “Markopaşa’ya Şikâyet” idi. İşte bu köşeyazısının adından yola çıkarak işçiler Markopaşa adını önerdi. Parti üyeleri, olanakları kadar beşer onar lira vererek gazetenin sermayesine ortak olacaklardı. Bu iş iki ay kadar sürdü. Partililer zaten az gelirli işçiler olduklarından, iki ayda ancak 260 lira toplanabilmişti. Fakat 700 liranın bir araya getirilemeyişi yüzünden Markopaşa çıkarılamadı.

Bu esnada Sabahattin Ali, Nesin’in bir gülmece gazetesi çıkaracağını duymuş ve kendisiyle irtibata geçerek “Markopaşa’yı birlikte çıkaralım, ben sermayesini veririm” demişti. Aziz Nesin de teklifi hemen kabul etti.

Sabahattin Ali gazetenin sermayesi olarak bin lira verecekti. Nesin’e şöyle dedi:
“Senin mali durumun benimkinden çok bozuk. Eğer gazete ayda 150 liradan az kâr getirirse, bu para tamamen senin olsun, 150’den fazlasına ortağız.”
Sabahattin gazetenin sahibi olacak, Aziz’de yazı işleri müdürü olacaktı.
Fakat Nesin, “Senin sahip, benim de yayın müdürü olmam doğru değil, sahip ve yayın müdürlüğünün bir kişide bulunması daha doğru olur.” Diyerek Sabahattin Ali’nin hem sahip hem de yayın müdürü olmasını önerdi. Ali’de kabul ederek Nesin’e bin lira verdi.
Aralarında hiçbir mukavele yoktu. Sonuna değin de böyle bir şeye gerek görmediler. Ne Ali, Nesin’e hesap ve yönetime dair tek bir şey sordu, ne de Nesin, Ali’nin ne kadar para çektiğini hesapladı. Kadroya katılması gereken Rıfat Ilgaz o sıralarda akciğer kanaması geçirerek hastaneye kaldırıldı ve ilk başlarda Markopaşa’da yer alamadı. Aziz Nesin karikatürcü olarak da Mustafa Mim Uykusuz ile anlaşarak kadroya aldı.
Ofis tutuldu, basımeviyle anlaşıldı, kâğıtlar alındı, afişler hazırlandı.
Ve MarkoPaşa’yı hayata geçirdiler.
Haftalık yayınlanacak gazetenin ilk sayısı 6 bin adet basılmıştı. Fiyatı 10 kuruştu. Dağıtıcı ile de anlaşılmıştı. 4 bin İstanbul’a 2 bin taşraya dağıtılacaktı.

İlk sayının ilk sayfasında, Markopaşa’nın nasıl bir gazete olacağına ipucu veren ve hem gazetenin hem de yazarlarının hayatlarının nasıl bir trajediye döneceğini önceden bildirircesine yazılmış şöyle bir yazı vardı:

“Hakkınızı helal edin dostlar”
Tatlı acı günler geçirdik dostlar, belki kırdık birbirimizi, hakkınızı helal edin dostlar.
Komşular, birbirimize hakkımız geçti. Helal edin hakkınızı!
Çok sevgili babam, helallaşalım seninle ve affet oğlunu.
Gelin öpeyim çocuklar sizi. Belki göremezsiniz babanızı bir daha. Gidiş var. Geliş var mı, bilmem.
Gel benim hayat yoldaşım. Ne olur, ne olmaz. Ölüm var, kalım var, helal et hakkını.
– Sefere mi çıkıyorsun böyle?
– Hayır.
– Savaşa mı böyle gidişin?
– Hayır.
– Azrail mi bekliyor başucunda?
– Hayır.
– İntihara mı karar verdin yoksa?
– Hayır.
– Ya ne?
– Markopaşa adında bir gazete çıkacakmış. Bir fıkracı istediler abdi acizden (güçsüz kulunuzdan). Evvel Allah, sonra matbuat konusuna sığındım. Ne olur, ne olmaz? Dostlar, komşular ve ev halkı!
Şişede durduğu gibi durmaz Latife.
Cepte durduğu gibi durmaz kalem.
Helal edin hakkınızı.
Basın Kanunu sayesinde fıkra yazmaya gidiyorum.

Yine ilk sayıda, gazetecilik mefhumunun halen geçerli olan ahvaline dair şöyle bir hiciv yazısı vardı:
“Hurda Yazar Satılacak”
Partimizi tutan gazetelerin satışı sıfıra indiğinden, bu gazetelerde çalışan yazarların yalama ve laçka olduğu kanısına varıldığından, bu hurda yazarlar açık arttırma yoluyla satılacaktır.
Satış toptan ya da parça halinde, kilo üzerinden yapılacaktır. Yazarlar her gün adı geçen gazetelerde görülebilir. Şartnameler 2,5 lira karşılığında Ankara’dan alınabilir.

Ve tabi başka birçok hiciv yazısı da mevcuttu. Bu sayıdaki yazıları gören dağıtıcı, başına bela almamak için gazeteyi dağıtmayı reddeder ve böylece daha ilk baskıda sıkıntı başlar. Ama Aziz Nesin azimlidir, gazeteleri sırtına yükleyip sokak sokak gezer Markopaşa diye bağırarak iki günde 2 bin gazete satar. 2 bin de taşraya gönderir. Ertesi gün taşradan siparişler gelir. Gazete sevilmiştir. İstanbul okuyucuları da bayilerden gazeteyi sormaya başlar.

İkinci sayı 10 bin adet basıldı. Hepsi kapışıldı. Aziz Nesin bu sayıda dönemin Ticaret Bakanı Cemil Sait Barlas’a (evet O’nun babası) hitaben “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” başlıklı bir yazı yazmıştı. Sabahattin Ali’de “Yabancı Sermaye” başlıklı yazısıyla hükümetin emperyalist sermayeye dair politikalarını hicvediyordu.
Cemil Sait Barlas da Meclis kürsüsünde yaptığı bir konuşmada Markopaşa’yı “kökü dışarda” olmakla “Komünistlikle” suçlamıştı. Ayrıca gazeteye Marko Paşa adını vermekle İsmet Paşa ile dalga geçildiğini ileri sürdüler. Ali ve Nesin altta kalmadılar, her lafa bir cevap yetiştirdiler. Yazdıkları yazılarla dikkatleri ve tepkileri üzerlerine çekmeye başladılar, hem de fazlasıyla.

Üçüncü sayı 15 bin adet basıldı. Hepsi kapışıldı. Dördüncü sayı 25 bin basıldı ve yine kapışıldı. Ali ve Nesin korkusuzca doğruları yazıyor, taşlamalı hicivlere devam ediyordu. Dördüncü sayının basılması büyük olay olmuştu, tek parti CHP, gençleri Markopaşa’ya karşı örgütlemeye başladı, sokaklarda yürüyüşler yapılıp Markopaşa aleyhine sloganlar atılmaya başlandı, tehdit mektupları ve telefonları gelmeye başladı. Emniyete ve Valiliğe önlem almaları için başvurmuşlardı, ama basımevi Markopaşa’yı basmaya korkuyordu. Yeni bir “Tan Olayı” yaşamaktan çekiniyorlardı.

Derken, ertesi gün Polisler geldi. Aziz Nesin’i alıp götürdüler. Emniyet müdürünün makamına gittiler, Emniyet müdürü Nesin’e; “Ulan it, sen misin o, vatanı satacak olan! Senin memleket dediğin pırasa değil ki ona buna satasın!” Diye bağırıp, küfürler eşliğinde sille, tokat, tekme giriştikten sonra “götürün hücreye” diye bağırdı. Günlerce dayak yiyip, işkence gördükten 17 gün sonra salıverildi. Aynı esnada Sabahattin Ali’yi de aldılar, onu da 15 gün sonra salıverdiler.

Sabahattin Ali 2 0cak 1947’de, Aziz Nesin de 3 0cakta Emniyet Müdürlüğünden çıktıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden işe sarıldılar. Dönemin en yüksek tirajlı gazeteleri 50 bin satarken, Markopaşa’nın 5. Sayısı 60 bin basıldı.
Sabahattin Ali yaşadıklarının inadına “Tam Demokrasi” adlı tepkili bir başyazı yazdı.
“Sahtelerinden Sakınınız” başlıklı bir yazıda bir süre dinlenmeye çekilen Markopaşa’nın yerine bazı leş kargalarının sahte Markopaşa’lar basıp satışa sürdüklerini anlatıyordu. Sahteleri çıktığına göre doğru yoldalardı.

Aynı sayıdaki “Mecburi İstirahat” başlıklı bir hicvinde Ali, şöyle yazıyordu:
Her zaman gazete kapatılmaz, bazen de işte böyle gazeteci kapatılır. Eksik olmasınlar, ne kadar çalıştığımızı, yorulduğumuzu gören ve bizi alaka ile adım adım, nefes nefese takip eden büyüklerimiz, kapama yoluyla bizi bir müddet olsun mecburi istirahate tabi tuttular.
Bu müddet zarfında, dört duvar, hayal namütenahi idi (sonsuzdu). Başımıza bir iş, zihnimize küşayiş (ferahlık) geldi. Bakın ben nelerle meşguldüm?
Bir türlü kâğıttan kayık yapamazdım. Cigara paketinin arasından çıkan renkli kâğıtlarla kayık yapmasını orada öğrendim.
Kibrit kutusunu beton döşeme üzerine fırlatarak ”Cuk oturursa, şapa oturduk; tok gelirse kuma oturduk” diye günler geçirdim.
Penceremin camı sigara dumanından ara sıra buğulanınca parmaklarımla vasiyetimi yazdım.
Üstümdeki düğmeleri, tavandaki tahtaları tek çift sayarak, kuruşlarla yazı tura oynayarak: Hapı yuttuk mu, yutmadık mı? Diye fal baktım. Sayılacak ne varsa saydım döktüm. Ölçülecek ne varsa ayaklarımla ölçtüm, elimle karışladım.
Ve bol bol düşündüm, düşündüm… Yine düşündüm.
Eğri oturalım, doğru konuşalım, Allah var, iki elim yanıma gelecek, doğrusu, şunu söylemeyi bir borç bilirim ki, düşünme hürriyetimize karışan görüşen olmadı.

O sıralarda Rıfat Ilgaz Sanatoryumdan çıktı ve 100 lira aylıkla ekibe katıldı. Markopaşa’nın çekirdek kadrosu tamamlanmıştı.
Sabahattin Ali Ankara’daki dostlarından ısrarla yazı istiyordu. Dönemin birçok tanınmış yazarı bazen isimli bazen isimsiz olarak yazılarıyla, Abidin Dino da resimleriyle destek vermeye başladılar.
Sabahattin Ali’nin başka yazarlardan yazı istemesi ve basım öncesi, titizliğinden kaynaklı uyarıları Nesin’in canını sıkmıştı. Bir gün Nesin’in Ali’ye yazdığı bir mektupta, “Markopaşa’nın kimseye ihtiyacı yok, ben tek başıma bile yazarım. Hem parayı verdin diye, sen patron ben maaşlı memurunmuşum gibi davranma” demesi Sabahattin Ali’nin bütün keyfini kaçırmıştı. Tabi sonra Nesin bunları sinirle yazdığını söyleyip kendini affettirmişti.

Hükümetin Markopaşa’ya düşmanlığı gün geçtikçe artıyordu. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin, bütün eleştiri ve saldırılara karşın hükümete ve CHP’ye yaylım ateşini sürdürüyordu. Son olarak Falih Rıfkı Atay da aleyhine bir yazıdan dolayı sinirlendi ve Markopaşa’ya ilk davayı Falih Rıfkı açtı. Davayı kazandı ve Sabahattin Ali Bin lira tazminata mahkûm edildi. Davaların ardı arkası kesilmez oldu. Komünistlikle yaftalanan Markopaşa’ya karşı gösteriler düzenleniyordu. Markopaşa sıklıkla toplatılmaya başlandı. Hapis cezaları ve mali sıkıntılar artmaya başlamıştı.

Ama Sabahattin Ali de Aziz Nesin de inandıkları yoldan ayrılmadılar. Halkı savundular, Emperyalizme direndiler. Halkevlerinin kapatılmasına, Yabancı sermayenin girişine, Truman ve Marshall planlarına karşı kalem çektiler.

Aziz Nesin 13. Sayıda söyle yazmıştı:
“Düztaban da değilim, ama nedense üstümde bir uğursuzluk var. Tan matbaasına girdim, yıkıldı. Karagöz’de çalıştım, Ankara’ya alındı. Tan gazetesinde çalıştım, battı. Cumartesi gazetesini çıkardım, battı. Gerçek gazetesine girdim, battı. Yeni Dünya’da, Görüşler’de, Ses’te yazdım, hepsi battı.
Hani kayığa binmeye korkuyorum batacak diye.
Her insan, dünya yüzünde, elbet müspet bir iş yapmak ister. Şimdi benim de yeni bir niyetim var.
Halk particiler sıkı dursunlar; zira niyetim Halk Partisine girmektir.
Alimallah, iki aya kalmaz, onu da batırır, hâk ile yeksan ederim.”

Derken, 2 ay sonra 22’nci sayısında Markopaşa kapatıldı.

Markopaşa kapatılır kapatılmaz, ekip bir hafta sonra “Malum paşa” adlı yeni bir gazete çıkardı. Ama Malum paşa’nın çıkmasının ikinci günü Sabahattin Ali, Cemil Sait Barlas’a hakaretten tutuklandı. 5-6 ay süren sıkıntılı hapis günlerinden sonra Ali tekrar özgürlüğüne kavuştu.

Bu sıkıntılı günlerde ne yapacaklarını düşünen Sabahattin Ali ile Rıfat Ilgaz arasında şöyle bir sohbet geçer.
Ali, “Şu Demokratlar bir geçsin iktidara, işleri düzelteceğiz” der.
Ilgaz, “Onlara güveniyor musun?” diye sorar.
Ali, “Geçenlerde Karpiç’te Menderes’e rastladım. Adnan, dedim. Meydanlarda söylediklerine bakıyorum, hep bizim iki üç yıl önceki söylediklerimiz. Adnan güldü ve dedi ki; İşte bizim sizden farkımız bu. Sizin acele edip söylediklerinizi biz tam zamanında söylüyoruz.”
Ilgaz, “ Yani güveniyorsun onlara.”
Ali, “ Canım bunlar sadece Menderes’in dedikleri. Eğer iktidara gelirlerse yeni bir yayın imkânı buluruz. O zaman gösteririz onlarla aramızdaki önemli farkı.”
Ilgaz, “Hiç olmazsa bir özgürlük havası getireceklerine inanıyorsun demek ki.”
Ali, “Eğer onlar demokrasiden, iktidara geçince de söz edeceklerse neden inanmayalım.”

İktidarın değişmesini beklemeyeceklerdi elbet. Eski kadro bu sefer aynı şevkle “Merhum Paşa” adıyla yeniden gazete çıkartmaya başladılar. Fakat Merhum Paşa’da satışlar düştü. Sabahattin Ali, “Paşa’lar karışmaya başladı, Markopaşa’nın taklitleri de çoğaldı, satışlar bundan düşüyor” dedi. Bu kez Ali Baba ismiyle çıkartalım gazeteyi dedi. Ali Baba, Kırkharamiler’e karşı diyerek Ali Baba’yı çıkartmaya başladılar. Ama sıkıntılar peşlerini bırakmıyordu.

Sabahattin Ali’nin son yazdığı iki yazı hükümetin tepesini attırmıştı ve bu yazılar Ali’nin gazete serüvenindeki son yazıları olmasına sebep olmuştu. Belki de hayat serüveninin!

Bunlardan birinde Ali söyle diyordu:

“Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer!
Bir gün Alman’ların papucunu yalayan, ertesi gün İngiliz’lere takla atan, daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız, bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakâr milletimizin.

Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunla, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.

Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: ‘Görüyor musunuz şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor.’ diye. Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”

Bardağı taşıran son yazı ise şöyleydi;

“Memlekette var olmayan bir kızıl tehlikeyi, halkçı kuvvetlere karşı bir silah olarak kullanabilmek için bu tehlikeyi adeta zorla yaratan bu adamlar, hiçbir zaman bu yalanlarla halkın gözünü boyayamazlar. Kötü yönettikleri milleti, komünizm tehlikesinden kurtarmak için yabancıların ianesini bekleyen kimseler haysiyetsizdir. Gerçek tehlike ülkemin bağımsızlığını, özgürlüğünü ve varlığını tehdit eden bugünkü yeteneksiz iktidarın devamıdır.”

Bu yazılar yüzünden Şubat 1948’de hakkında bir kez daha kovuşturma açıldı. Tekrar hapislerde işkence çekmek istemiyordu. Tek çaresi kalmıştı, Ülkeyi Terk etmek!

Ve 2 Nisan 1948’de Istranca dağlarında, “Karanlık Güçler” Sabahattin Ali’yi hunharca katlederek, susturdu!!!

1948-50 yıllarında Ticaret ve Devlet bakanı olan, Meclis Kürsüsünden, Markopaşa ve Sabahattin Ali’yi “Kökü dışarıda” olmakla suçlayan eski mebus Cemil Sait Barlas, Reşit Ertüzün’ün, “Bu kaçış ve öldürülüş hikâyesine ne diyorsunuz?” Sorusuna, “Hiç sorma bu hikâyeyi… Şöyle ya da böyle bizim hepimizin elinde kanı vardır, bulaşmıştır bu cinayet hikâyesine… Üstüne gitmemiz lazımdı, gidemedik, hata ettik.” Diye cevap vermiştir.

Hıfzı Topuz kitabında söyle yazmış; “Sabahattin Ali olayı faili meçhul bir cinayet sayılamaz. Bu cinayet bizde Global Terörün ilk uygulamasıdır. Sabahattin Ali bizde yeni Emperyalizmin ilk kurbanı olmuştur. Bu cinayeti daha sonraki yıllarda bağımsızlığı, Laik ve Demokratik düzeni savunan özgürlükçü insanların öldürülmesi izlemiştir. Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı cinayetleri hep aynı zincirin halkalarıdır.
Sabahattin Ali olayı tek başına ele alınamaz. Bu cinayet sola karşı tezgâhlanan bir stratejinin ilk ürünüdür.”

Karanlığın ardındaki giz perdesi bugün halen kaldırılamadı.

Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz Markopaşa serüvenini farklı isimler altında 2 yıl kadar daha sürdürmeye çalıştılar.
Aziz Nesin 95 yılına kadar, Rıfat Ilgaz 93 yılına kadar, “Hapishane’de Olmadıkları Zamanlarda” keskin kalemleriyle inandıklarını yazmaya devam etti.
Başlarını Öne Eğmeden, Aldırmadan.
Geride onlarca eser bıraktılar.

 

Meraklısına: MarkoPaşa’nın ardılları şu isimlerle yayınlanmıştı, Marko Paşa / Malum Paşa / Merhum Paşa / Ali Baba / Hür Markopaşa / Paşa / Hasan Paşa / Öküz Mehmet Paşa / Bizim Paşa / Başdan / Yeni Baştan / Medet / Geveze

Not: Markopaşa’da yayımlanmış olan yazılar (italik kısımlar) Hıfzı Topuz’un Başın Öne Eğilmesin – Sabahattin Ali’nin Romanı adlı kitabından ve “Marko Paşa Yazıları ve Ötekiler” adlı kitaptan alıntılanmıştır.

YAZARIN SON YAZILARI
DİKTATÖR SANATÇILAR - 6 Temmuz 2015
MARKO PAŞA - 25 Haziran 2015
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ