KUR’AN KISSALARININ KAYNAĞI MESELESİ

Sabri Abdullahoğlu

Yazarın şu ana kadar yazılmış 1 makalesi bulunuyor.

Kur’ân-ı Kerim’in Allah tarafından gönderilen bir semavî kitap olduğunu kabul etmeyen gayrimüslimler, Müslümanlarla ilişki içine girdikleri erken dönemlerden itibaren Kur’an’daki malzemenin kaynağını tespit etme gayreti içine koyulmuşlardır. Nitekim gayrimüslimlerin, Hz. Peygamber’e “… Kur’ân’ı ona ancak bir insan öğretiyor …”[1] iddiası ve daha ötesi olan Kur’ân’ı “… Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir. …”[2] biçimindeki nitelemeleri/ithamları, Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı bazı kaynaklardan temin etmiş olabileceğine dair ileri sürdükleri iddialarından bazılarıdır.[3]

1. Kur’an Kıssalarının Kaynağını Kitâb-ı Mukaddes’e Dayandırma Çabası

Ortaçağ tarihi boyunca gayrimüslimler -özellikle de Hristiyan apolojetik yazarlar-, Kur’ân’ın muhtemel kaynağıyla ilgili olarak benzer iddialar ileri sürmeye devam etmişlerdir. Bu iddialar içerinde üzerinde en çok durulan, Hz. Muhammed’in bir hocasının olmuş olabileceği iddiasıydı. Kitâb-ı Mukaddes ile Yahudi ve Hristiyan geleneğine dair bilgileri iyi bildiği ve bu bilgilerini Hz. Muhammed’e aktardığı düşünülen bu “yabancı hoca” iddiasıyla alakalı olarak -özellikle- iki isim üzerinde duruluyordu. Bunlardan bii rahip Bahîra, diğeri ise gizemli bir kişiliğe sahip olan Sergius’tur.[4]

Diğer taraftan Kur’an’daki Kitâb-ı Mukaddes’le ilişkili gözüken malzemenin özellikle de kıssaların Yahudi ve Hristiyan muhitlerden uyarlanmış olduğu iddiası/düşüncesi, Batı dünyasında kabul görmüş ve günümüzde de birçok oryantalist tarafından seslendirilmiştir. Ortaçağ Hristiyan araştırmacıları, Kur’an’daki bu alıntıların Hz. Peygamber sonrası bir dönemde uyarlandıkları kanaatini taşımaktadırlar. Ayrıca Kur’ân’a çeşitli eklemelerin yapıldığı ya da Kur’ân’ın farklı kaynaklara ve farklı tarihsel devirlere ait malzemeleri bünyesinde taşıdığı, dolayısıyla Kur’an’da tek bir kaynağın ve bütünlüğün söz konusu edilemeyeceği fikri R. Bell ve W. Montgomery Watt başta olmak üzere, birçok modern oryantalist araştırmacı tarafından da ileri sürülmüştür.[5]

Öte taraftan Kur’an’daki, Kitâb-ı Mukaddes’le ilişkili olan materyalin direkt olarak Kitâb-ı Mukaddes’ten değil, onun Kitâb-ı Mukaddes yorum ve tefsirleri ile Yahudi ve Hristiyan heterodoksisine dayanan kaynaklardan alınmış olduğu fikri de yaygın şekilde savunulmuştur. Bu minvalde başta Cluny tarikatı ekolüne müntesip Hristiyan araştırmacılar olmak üzere, Ortaçağda yaşayan birçok batılı, Kur’an kıssalarının kaynağının Eski Ahit’le ilgili apokrif metinlerin ya da Talmud olduğunu iddia ederler. Bu iddia, modern dönemde de yaygın bir şekilde ileri sürülmüş ve çoğu batılı modern araştırmacı, Kur’an kıssaların kaynağının, Yahudiler ve Hristiyanlar tarafından Kur’ân öncesi dönemde Arabistan’a yayılan Kitâb-ı Mukaddes kıssaları olduğunu savunurlar.[6]

Kur’ân kıssalarıyla Eski Ahit kıssaları arasındaki ilişkileri kontekstinde önemi haiz diğer bir husus, kaynak olarak Kitâb-ı Mukaddes ile Kur’ân’ı aynı kefeye koyma ve Eski Ahit kıssalarına tatbik edilen eleştiri ölçütlerini Kur’ân’a ve O’nun kıssalarına da uygulama çabasıdır. Uzun bir tarihsel vetirede derlenen Kitâb-ı Mukaddes’teki tarihî realitelere muhalif, kendi içerisinde çelişkili ya da mitolojik materyali anlamaya çalışma ve bunları sembolik, alegorik ve benzeri yorum tekniğiyle izah etme konusundaki teşebbüsler erken diyebileceğimiz bir dönemde başlamıştır. Böylece Kitâb-ı Mukaddes’e yönelik ciddi araştırmalar başlatılmış ve bu doğrultuda Kitâb-ı Mukaddes; içerdiği yapı, biçim ve kaynak yönünden -mevsûk (güvenilir) bir kitap olup olmadığı- inceleme altına alınmış, tenkide tabi tutulmuştur.[7]

Meseleye objektif bir bakış açısıyla yaklaşıldığında, Kur’ân kıssalarının kaynağının Eski Ahit olmayacağı açıktır. Çünkü her ne kadar -çoğunlukla- aynı kıssalar konu edinilmiş olsa da Kur’an kıssaları; temel vurgu, anlatım biçimi, yapı ve içerik bakımından Torah (Tevrat’ın ilk kitabı) kıssalarından farklıdır. Kur’an kıssalarında; tarihsel bilgilerin ön planda olmaması ve bu istikamette hadiselerin zaman, mekân, kahramanlar/ayrıntılar gibi özelliklerine değinilmemesi, Kur’ân’ın bütününe egemen olan “Tevhid merkezliğinin” ana fikir olarak hâkim olması; zıtlıklar, tutarsızlıklar ya da mitolojik unsurlara yer verilmemesi ve kıssaların hadiselerden ziyade mesajları vurgulamayı hedeflemesi; Kur’an kıssalarının, Torah kıssalarıyla bir olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte, tedvîn ediliş devri, içerdiği malzeme ve günümüze kadar ulaşma hikayesi zaviyesinden Torah, Kur’ân’ın dengi olan ya da Kur’an’la karşılaştırılabilecek bir kaynak değildir. Bu durumda, Yahudi ve Hristiyan dünyasında zaman içinde insanlar tarafından çeşitli tahriflere maruz kaldığı bilimsel olarak kanıtlanan ve bir bakıma insan ürünü olan Torah’ın tarihsel kaynaklarını tespit etme ve metindeki mitolojik, çelişik ya da bilimsel ve tarihsel verilere aykırı materyali anlama ve yorumlama konusunda yapılan çeşitli tenkit metotlarını, günümüze kadar hiçbir şekil ve şartta herhangi bir tahrife uğramadığı bilimsel olarak kanıtlanan ve ilahî bir ürün olan Kur’ân’a da uygulamaya çalışmak, metodolojik bir hatadır.[8] Zira, aynı kriterlerin uygulanması ve karşılaştırma, her yönden farklı olan değil, her yönden birbirine benzeyen, aralarında bir denklik söz konusu olan ve illetleri (sebepleri) aynı olan şeyler üzerinde yapılır.

Kur’ân’ın kaynağını Kitâb-ı Muakaddes’e yükleme teşebbüslerinde en çok öne çıkan iddia, Kur’ân’ın kıssaları ile Kitâb-ı Mukaddes’te anlatılan kıssalar arasında benzer unsurların mevcut olması iddiasıdır. Ancak Kur’an kıssaları ile Kitâb-ı Mukaddes kıssaları incelenirse, iki kıssa türü arasında şekil ve içerik yönünden büyük farkların olduğu görülecektir.[9] Örneğin Tevrat’ın, tarih bilgisini ön plana çıkaran ve ayrıntılı bir biçimde tarihî detaylara yer veren bir anlatıma sahip olduğu görülecektir. Tevrat’ta zikredilen kıssalarda en bariz şey, sunulan bilgilerin tarih, mekan ve yer gibi özellikleri ihtiva eden ciddi bir ayrıntıya sahip olmasıdır. Öyle ki kimi zaman, amaç ve hedefi ikinci plana atarcasına yoğun bir ayrıntı sunumu göze çarpar. Mesela, Nûh Tufânı ile ilgili olayın anlatımında buna rastlanmaktadır. Burada, Hz. Nûh’un gemiyi nasıl inşa ettiğinden, Tûfan sonrası meydana gelen olaylara ve Hz. Nûh’un soyundan gelen insanların listeler halinde uzun anlatımla sunulmasına kadar derin detay bulmak mümkündür. Buna karşılık Kur’an’da önemli bir yer teşkil edilmesine rağmen Kur’an kıssaları, Tevrat’ta olduğu gibi bir tarih kitabı görünümü arz etmemektedir. Kur’an kıssalarında bilhassa mekân, zaman gibi özellikler ve çoğu zaman olayların kahramanları aradan çıkarılmakla birlikte tarih ögesi, hiçbir zaman verilmek istenen mesajın önüne çıkmaz.[10]

2. Kur’ân Kıssalarının Kaynağını Arap Hitap Çevresine ve Nüzûl Dönemi Arap Kültürüne Dayandırma Gayreti

Kur’an kıssalarının kaynağına dair bir diğer tartışma konusu ise Kur’an kıssalarının Kur’ân’ın Arap hitap çevresi ve nüzul dönemi Arap kültürü ile ilişkisidir. Bu ilişkinin esasının ise Kur’an’da yer alan kıssaların Arap kültüründe hâkim olan şekline Kur’ân’ın bir itirazının bulunmadığı ve var olan biçimiyle Kur’an’da yer aldığı iddiasıdır.[11]

Bu meselede şunu da belirtmek gerekir ki, batılı oryantalist araştırmacıların Kur’an’da zikredilen kıssaların Arap kültüründe var olan şekliye bir blok halinde alındığı düşüncesini ve böyle bir öncel yargının barındırdığı düşünce sistemiyle Kur’an kıssalarının kaynağını izah gayretleri, Kur’ân’ın birtakım çelişkiler içerdiği fikrini temellendirmekten öteye geçmemektedir. Çünkü bu konuda biraz bilimsel araştırma yapıldığında bu iddianın mesnetsiz/tutarsız bir iddia olduğu açıkça çıkmaktadır. Ayrıca Kur’an da bu iddianın doğru olmadığını ifade ediyor. Örneğin Kur’an’da Hz. Nûh kıssası anlatılırken, Hz. Nûh’a vahyedilen bilgilerin bazı gayb haberlerinden olduğu, dolayısıyla bunları daha önceleri ne Hz. Nûh’un ne de kavminin bildiği belirtilmektedir.[12] Bu sebeple Arapların bilmediği kıssaların varlığı aşikardır. Esasen burada, kıssaların Araplarca bilinen kıssalar olmasının ötesinde anlatılmak istenen husus, Arapların bilgilerinin temel alınması dolayısıyla tarihî olarak birtakım yanlış/çelişik bilgilerin kıssalarda mevcut olduğu iddiasıdır. Ancak Kur’ân-ı Kerim Müslümanların yanında yanlış bilgi ve çelişki barındırmayan mahfuz bir kitaptır. Kaldı ki Kur’ân’ın bazı kıssalarının gayb bilgisi olmasının ifadesi, o konuya dair vahye muhatap peygamberin ve kavminin bilmediğinin ifadesidir. Burada üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken en önemli şey, Kur’ân’ın, indiği toplumun kültür ve dil yapısını gözetmiş olmakla birlikte, tarihin belirli bir dönemine hasredilecek evrensel bir yönü bulunmayan tarihsel bir metin olmadığıdır. Yani Kur’an’da, tarihsel yerel öge ve unsurların evrensel bir formda bulunduğunu söylemek mümkündür. Dolayısıyla evrensel form; yerel ve tarihsel durumların yanlış mâlûmatlarını bünyesinde taşımasına engel oluşturmaktadır.

SONUÇ

Netice itibariyle Kur’ân’ın apaçık bir gerçeklik oluşu, onun kaynağı meselesini ilgilendirmektedir. O yüzdendir ki Kur’an, kendisinin hakkın ta kendisi olduğu gerçeğini, gündemden hiçbir zaman düşürmeyerek vurgulamış, kendisinde ilah dışı hiçbir müdahelenin gerçekleşmediğini ayan beyan bildirmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in apaçık bir gerçeklik oluşu, onun tarihî olgulara uyumlu bilgiler içermesi yanında, “tarihîlik” yönünü aşan özgün bir tarih ve zaman perspektifine sahip olması anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim ile ne kronoloji ve tarih bakımından bir tenkide tabi tutulmuş Kitâb-ı Mukaddes, ne de mitolojik anlayış arasında benzerlikler kurmak kesin doğru bir hareket olmayıp, böyle bir gayret, Kur’ân’ın ancak bir vahiy ürünü olması mümtazlığına ayıkırdır.

DİPNOPLAR
[1]   Kur’ân-ı Kerim, Nahl, 16/103.
[2]   Kur’ân-ı Kerim, Ahkâf, 46/17.
[3]   Bkz. Şinasi Gündüz, “Kur’an Kıssalarının Kaynağı Eski Ahit mi? Yapı, Muhteva ve Kaynak Açısından Toran Kıssaları”, IV. Kur’ân Sempozyumu, Fecr Yay., Ankara 1988, s. 49.
[4]    Bkz. Gündüz, a.g.e, s. 50.
[5]    Bkz. Gündüz, a.g.e, s. 51.
[6]    Bkz. Gündüz, a.g.e, s. 52-53.
[7]    Bkz. Gündüz, a.g.e, s. 53.
[8]    Bkz. Gündüz, a.g.e, s. 88.
[9]    Bkz. Şehmus Demir, Mitoloji Kur’ân Kıssaları ve Tarihi Gerçeklik, Beyan Yay., İstanbul 2003, s. 70.
[10]  Bkz. L. Peter Berger, Dinin Gerçekliği, çev. Ali Coşkun, İnsan Yay., İstanbul 1993, s. 175-176.
[11] Bkz. W. Montgomery Watt, İslâmî Hareketler ve Modernlik, çev. Turan Koç, İz Yay., İstanbul 1997, s. 127.
[12] Bkz. en-Nesefî, Ebü’l-BerekâtHâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd, Tefsîru’n-Nesefî (el-Medârik), Eda Neşriyat, İstanbul t.y., c. II, s. 192; Ayrıca konuyla ilgili âyetler için bkz. Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmrân, 3/44; Yûsuf, 12/102.

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ