KARA ATENA’NIN YAZARI MARTİN BERNAL’LA YAPILAN BİR RÖPORTAJ

KARA ATENA’NIN YAZARI MARTİN BERNAL’LA YAPILAN BİR RÖPORTAJ

Walter Cohen: “Kara Atena”, yaklaşık 15 yıl önce başlayan kapsamlı bir araştırmanın merkezinde bulunuyor. Bu projenin kapsamı ve argümanları hakkında bilgi verebilir misiniz?

Martin Bernal: Bu proje kadim Yunan’ın kökenlerine yönelik; hem tarihle ilgili hem de tarihsel. Bu kökenler için, Eski ve Aryan modelleri olarak adlandırdığım iki açıklama oluşturdum. Okulda, bizlere, Yunan medeniyetinin Hint-Avrupa dilini konuşanlar veya Aryanlar tarafından fethedilenler olduğu doğrultusunda Aryan modeli okutuldu. Bu, Mısır ve Fenikelilerin gelip, şehirler kurup, bazen de yerel halkı fethederek medeniyeti getirene değin atalarının pastoral bir sadelik içinde yaşadıklarını söyleyen Klasik Yunanlıların açıklamalarına benzemiyor. Birinci cilt, Yunanlıların uzak geçmişlerine yönelik açıklamalarının çoğunun bu şemaya uyduğunu göstermek ve bu modelin on sekizinci yüzyıl boyunca erken Hıristiyanlıktan nasıl uzaklaşıldığını gözlemlemek suretiyle esasen bu Eski modelin oluşturulmasına yöneliktir.

Nasıl uzaklaştı?

Eski model 1800’lere kadar çok az sorgulanıyordu. Mısır’ın ünü, Masonluk ve rasyonalizmin merkezinde yer alarak on sekizinci yüzyılda fiilen yükselişe geçti.

Örneğin, Amerikan dolarının üzerinde simgelendiği üzere?

Evet. Piramit ve göz, Washington D.C’nin planı, Washington anıtındaki Mısır sembolizmi bunların tümü güçlü Mısır-Masonik etkiye, özellikle de “kurucu babalara” tanıklık etmektedir. Masonluk, ayrıca, Fransız Devrimi’nde oldukça etkiliydi ve bunun 1815’den sonra Mısırlılara karşı gösterilen sert tepkinin nedenlerinden birisi olduğunu düşünüyorum.

Masonluk, devrimci, laik ve din karşıtı fikirlerin bir kaynağı olarak görüldü ve elbette, 1815’den sonra Katolik ve Protestan ülkelerin her ikisinde gözlemleyebileceğiniz Hıristiyanlığın yeniden canlanması ile çelişki içinde oldu.

Mısır’a karşı başka hangi güçlerin rolü oldu?

Daha erken tarihlerde, 1780’lerde, yeni, profesyonel hale getirilmiş üniversitelerdeki Alman akademisyenler Yunanlıların felsefeyi icat ettiklerini öne sürmeye başladılar. Bu, özellikle, onların felsefeyi Mısırlılardan öğrenmiş olduklarıyla hemfikir olmaları nedeniyle, oldukça gözü pek bir adımdı. Böylelikle, felsefenin anlamı ile ilgili bazı önemsiz şeylere ve bunun yeniden tanımlarına ulaşıyorsunuz. Bir Yunan kökeni için kanıt bulmak güç bir işti, ancak bu yapıldı. Özetlersek, 1820’ler ve 1830’lardan bu yana eski modelin çöküşü dış güçlerden kaynaklanıyordu- Romantizm, Hıristiyanlığın yeniden canlanması ve hepsinin temelinde süre giden ırkçılık.

İsterseniz bu hususların bazılarını değerlendirelim.Romantizm konusunda neler söyleyeceksiniz?

En azından Almanya’da entelektüel faaliyet ile “ılımlı iklimi” birleştirme yönünde açık bir istek mevcuttu. Romantikler için soğuk iklimlerin düşünceleri teşvik etmesi kesinlikle merkezi bir öneme sahiptir. Örneğin Tacitus’un Germania’sı gibi kuzey ve dağ halklarının daha faziletli olduğu Klasik geleneği oluşturdular. Ancak Aristo bu konuda daha net idi, bu halklar daha yiğit veya faziletli olsalar bile, güney haklarına nazaran daha az zeki idiler, hâlbuki Yunanlılar, şükür ki, doğru konumda-ortada- idiler ve böylelikle de her iki meziyete de sahiptiler. Böylelikle, on sekizinci yüzyılda, daha kuzeye veya dağın tepelerine çıktıkça insanların -sadece sadelik anlamında değil, fakat aynı zamanda yüksek ve saf düşünce meziyeti anlamında- daha iyi olduğu düşüncesine sahip oluyorsunuz. Bu öğrencilik döneminde benimde tecrübe ettiğim bir şeydi. Göller bölgesinde bir yürüyüş grubuna katılmıştık, Kuzeye doğru yürüdük, dağları geçtik ve İsviçre’ye gittik. Cambridge’in Oxford’dan daha iyi olduğunu düşündük, çünkü rüzgar doğruca kutuptan aşağıya doğru esiyordu. Soğuk havanın beyin hücrelerine iyi geleceği düşüncesi oldukça güçlü bir düşünceydi ve hala da öyledir. Böylelikle, o dönem fazlasıyla hayranlık duyulan Yunanlıların Ege civarlarında nasıl yaşamış olabileceğini açıklamanın bir yolu olmalıydı. Böylece, Romantikler kökenlerini mümkün olduğunca kuzeye yerleştirdiler. Yunanlılar ya da Helenler daha çok çaba gerektiren iklimlerde oluşturuldular ve hatta bu kuzeyli temeli müreffeh Yunanistan’da bile muhafaza ettiler. Bu argüman, başlangıçta kültürel olmasına rağmen giderek biyolojik hale geldi.

Bu özel ırkçılık alametinin sonuçları hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz ?

Irk temelli köleliğin ortaya çıkmasından sonra sistematik olarak ırkçı olmaları gereken Kuzey Avrupalılar için Afrika kıtasında Mısır’ın varlığı rahatsız edici bir şeydi.

Ancak kölelilik 1820 tarihinden çok önceleri yaygın bir durumdu. En güçlü olduğu dönem onsekizinci yüzyıldır ve 1820 yılında ciddi güçlüklerle karşılaşıyor. Zaman hususunu açıklığa kavuşturabilir misiniz?

Uzun bir süre boyunca ırkçı iftiralardan Mısır’ı muaf tutmak mümkündü. Bu hususu değerlendirmenin üç ayrı seçeneği mevcuttu. Birincisi, Mısır medenileşmişti, ancak Afrika’nın bir parçası değildi, ikincisi Mısır Afrika’nın bir parçası idi, ancak medeni değildi, ya da hepsinden iyisi, Mısır ne siyahtı ne de medeni idi. Aydınlanma boyunca, insanlar esasen Mısır’ın medeni ve beyaz ırktan olduğu görüşünü benimsediler. “Sihirli Flüt: Mısır “ isimli eserde Mısır’ın felsefe ve medeniyetin kaynağı olduğunu görebiliriz. Ancak, bu, ayrıca, dikkat çekecek ölçüde beyaz ırka aittir. Gerçekte, günahkâr ve onun tutkularının çocuğu olarak görülen siyah kölesi ile birlikte Isis ve Osiris’in yüksek papazına tezat oluşturmak suretiyle oldukça kategorik olarak bunun tersi resmedildi. Artık, orijinal tam operasında Monostatus’un davranışının, renginin değil, özellikle köleliğinin bir sonucu olduğunun söylenmesi gerektiği doğrudur- bunu kitabımda kaçırdım. Ancak bu standart libretti’yi (senaryoları) atlamaktadır ve toplam görünüm rasyonel beyaz efendinin tersine “Şehvetli Mağribi” ye aittir.

Romantikler, büsbütün tersini, yani Mısır’ın medeni olmadığını iddia ettiler. Winckelman Mısır sanatının bu denli kötü olmasının bir nedeninin Mısırlılarda resim çizebilecek sadece çirkin insanlar olmasından kaynaklandığını iddia etti ve sonra siyah insanların basmakalıp, tuhaf imajını aktarmaya başladı. Böylelikle elinizde çalışılabilecek sadece bu alternatifler mevcut idi.

Bunlar Eski modelin çökmesi için yeterli, ardından ne geliyor?

1830’ların sonları ve 1840’lar boyunca Aryan modeli öne sürüldü. Eski modelin çökmesi tamamıyla externalist (dışsal) nedenlerden kaynaklandıysa da, Aryan modelinin yükselişinin bir hayli internalist (içsel) unsurları vardı: akademisyenler, bir zamanlar ön Hint-Avrupa dilini konuşan halkların Hint-Avrupa dil ailesinin varlığını ve makul olarak, bu insanlar için Yunanistan’ın kuzeyindeki bir anayurdu kabullendiler.

Böylece Aryan modeli, Fenikelilerin değil ama Mısırlıların baştan silinmesini gerektirdi, değil mi?

1880 yılında Fenikelileri bile ortadan kaldırmaya yönelik bir çaba vardı. Anti-semitizmin parlaması, 1917’den sonra, Rus Devrimin Yahudilikle tanımlanmasıyla birlikte gündeme geldi. Bu, kadim Yunanistan’ın tarihçiliğini etkiledi ve benim aşırı Aryan modeli dediğim şeye neden oldu. Ben iki alt kategori oluşturdum – “ Mısırlılara, hayır; Fenikelilere, olabilir” diyen geniş Aryan modeli ve “Mısırlılara, hayır; Fenikelilere, hayır, sadece Yunanlılar. Yunan üzerinde kuzeylilerin etkisi” diyen aşırı Aryan modeli.

1950’lerde bazı laik Yahudi bilim adamları şunu iddia etti: “M.Ö ikinci bin yıla ortak bir Akdeniz kültürü açısından bakılmalıdır”. Ben Yahudi Soykırımının klasik görüşe sahip olanları şok ettiğine inanma eğilimindeyim. Ancak Batı dünyasının bir kalesi olarak İsrail’in kurulması ve bunun yanında Yahudi kültürünün “Musevi-Hıristiyan” geleneği içinde birleştirilmesinin daha büyük etkisi oldu. Ayrıca, İsrail’in askeri zaferleri Fenike üzerindeki Yunan fetih geleneklerinin artık tuhaf görülmediği anlamına geldi. Böylece, geniş Aryan modeline döndüğümüze inanıyorum. Ancak, gözden geçirilmiş Eski model olarak adlandırdığım, sonraki bilimsel düşünceden birkaç unsuru, özellikle de Yunan dilinin Hint-Avrupalı doğasını alıp Eski modele eklediğim şeyi savunuyorum.

Ve Kara Atena’nın müteakip ciltleri?

Kara Atena gözden geçirilmiş Eski modeli geliştirdi. Arkeolojik kanıtları ikinci ciltte ele aldım. Böylelikle 3. cilt dilbilimsel kanıtları ve dördüncü cilt ise mitolojiyi inceliyor.

Gözden geçirilmiş Eski modeli özetleyebilir misiniz?

Gözden geçirilmiş Eski model, Hint-Avrupalıları, tüm Avrupa dilleri ve Hitit’in bilinen en iyi örneğini oluşturduğu Anadolu dillerini içeren, Hint-Hitit olarak adlandırılmakta olan daha büyük bir dil ailesinin bir alt kümesi olarak görmektedir. Hint-Hitit dili, tarımla birlikte Anadolu’dan Ege’ye yayıldı. Sonra bu kültür Balkan’lara geçti ve geç altıncı-erken beşinci binyılın Balkan medeniyetinin dili Hint-Hitit dili idi. Dördüncü binyılın step kültürleri ayrıca Hint-Hitit dilini konuşmaktaydılar. Hint-Avrupalıların hem tarımsal ve hem de göçebe bir kültür dili olarak dar anlamda geliştiği bu bölgeler şimdi Ukrayna’nın bulunduğu bölgedir.

Ve anayurdu olan Anadolu’daki dilinden saparak Hint-Avrupalılar haline gelen bu kültür değil mi?

Evet. Tüm Hint-Avrupa dilleri bu dilden veya dördüncü veya erken üçüncü binyılda ayrışan lehçe grubundan türemiştir. Bu dil üçüncü binyıldaki göçler ile yayıldı. Muhtemelen de geç üçüncü binyıl içinde –Girit’e değil- Yunan anakarasına ulaştı. Böylece Yunanca bir Hint-Avrupa dilidir.

Girit için farklı olan nedir?

Girit, M.Ö 2000 yılı civarında orijinal ve karma bir kültüre sahipti, ancak dini büyük ölçüde Mısır’a dayanmaktaydı ve dili ise muhtemelen bir Sami diliydi. M.Ö onsekizinci yüzyılın sonlarında, Hurri, muhtemelen de Hint-Aryan (doğu Hint-Avrupalı) kökene sahip Hiksos’ların Güneybatı Asya’ya akınları başladı, bu, esasen Samilerin Mısır’a girişi idi.

Bu Samilerin sayısal çoğunluğu veya liderliği anlamına mı geliyor?

Sayısal çoğunluk ve liderlik çoğunluğu olarak Samiler. Burada kurabileceğim analoji, M.S beşinci yüzyılda Hun ve Türklerin bazı roller üstlendikleri Batı İmparatorluğu’na olan saldırılardır, ancak temel öğe Germanik’tir. Cermen’ler daima Roma sınırlarında bulundular, böylece Fransa ve İspanya’daki temel kültürel etki Germen’dir. Benzer şekilde, bu zaman zarfında Mısır’a giren hâkim etkiler Sami idi. Bu barbarlar daha sonra denizi ele geçirdi.

Artık çoğunlukla Sami dilini konuşan ve yüksek kültüre sahip Mısırlı olan Hiksosların Girit’i fethettiklerine veya onlar üzerinde bir hegemonya kurduklarına inanıyorum. Bu sıra dışı, eklektik maddi kültür, kozmopolit, katmanlı toplumun ortaya çıktığı Yunan anakarasına aktarıldı. Egemen kültürel akış, açık bir şekilde güneydoğudan, gelişmiş ve karmaşık medeniyetlerden geliyordu. Ancak Yunanistan’ı vuran ağırlıklı olarak Giritlilerdi.

Yunanistan’a ulaşan Hiksos kültürünü Miken kültürü olarak adlandırıyoruz değil mi?

Evet doğru, otoritesini yeniden kuracağı yüksek bir yerli kültür olmadığından Yunanistan’da beş yüz yıl boyunca yaşadı.

Mısır ve Sami sözcüklerinin Yunancaya aktarılması bu dönemden mi ya da en başından itibaren mi gerçekleşti?

Ana dönem onsekizinci yüzyıldır. Mısırca sonraları Doğu Akdenizlilerin “Latincesi” haline geldi ve böylece karmaşık terimler Mısırca haline gelmeye eğilim gösterdi. Yer adlarının ve kutsal yerlerin isimlerinin çoğu “Samice”den ziyade “Mısırca”dır. Bu konuyu gereğinden fazla vurgulamak istemiyorum, ancak Norman fetihleriyle bir analoji yapılırsa, Mısırca Latince’ye karşılık gelir ve Samice ise Norman Fransızcasıdır.

Ve herhalde Yunanca İngilizce’ye karşılık gelecektir.

Kesinlikle, bu, aynı sözcüğün mükerrer takdimlerinin olduğu çeşitli dillerde gerçekleşen fonetik değişimler vasıtasıyla izlenebilir- bu oldukça açık bir şekilde Japonca’da görülebilen bir örnekken, farklı aşamalarda Çinlilerin ödünç aldığı sözcükler oldukça farklı bir sese sahiptir. Ancak Japonca örneğinde aynı işaretin bir dizi farklı telaffuzu olacaktır.

Burada Kara Atena’nın halen üzerinde çalışmakta olduğunuz üçüncü cildinden bazı öğeleri tarif ediyorsunuz.

Evet, bazı duraklamalarla birlikte halen üzerinde çalışıyorum. Daha az tarih içeren, üniversitelerin birinci ve ikinci sınıf öğrencileri tarafından okunabilecek, düz bir ders kitabı olacak popüler bir versiyon yazmaya çabalıyorum. Mısır’ın kökeninden itibaren Büyük İskender’i kapsayacak ve kısmen polis ve özgürlük nosyonlarının kökenleri üzerine yazdığım makalelere dayanacak. Yunan özgürlük idealini Yakın Doğu bağlamına yerleştiriyor ve önemli bir değer olarak özgürlüğün “köleci toplumla” birlikte gündeme geldiği doğrultusundaki geleneksel inancı geliştiriyorum. “Köleci toplum” ve özgürlük nosyonunun her ikisinin de Yunan’dan ziyade Fenike’ye dayandığını öne sürüyorum.

Çeşitli makalelerin yanı sıra konuyla ilgili üç kitabınız – Kadmus’un Mektupları ve Kara Atena’nın iki cildi- yayınlandı. Kara Atena’nın ikinci cildinin önsözünde “hayatımın ikinci yarısını bu projeye adıyorum” diyorsunuz. Bu projenin ne kadar süreceğini düşünüyorsunuz?

Üçüncü ve dördüncü ciltler sanırım 8 ila 10 yıl alacak. Sonrası için emin değilim. Belki Mısır ve (Mezopotamya hususu hâlihazırda açıklığa kavuşturulmuş olmasına rağmen) Mezopotamya biliminin Yunan kültürü üzerindeki etkisini incelemek üzere astronomi çalışabilirim. Diğer yandan, şehrin oluşumu üzerindeki Sami etkilerini incelemek için “Roma’ya yürüyüşün” cezp ediciliği de söz konusu. Roma ve Tiber gibi pek çok önemli yer ismi akla yakın bir şekilde Sami kökenlere sahip ve bunların Hint-Avrupalı olması hiçte mantıklı değil. Fenikeliler yedinci ve yaklaşık kesinlikte olarak sekizinci yüzyılda İtalya’nın batı sahillerinde ticaret yapıyorlardı.

M.Ö üçüncü ve ikinci yüzyıllarda Akdeniz’in kontrolünü ele geçirmek için verilen savaşı iki ayrı Fenike kolonisi arasında küçük bir mücadele olarak tasavvur etmek gerçekleri biraz saptırıyor. Evet, yerliler Kartaca’ya nazaran Roma üzerinde biraz daha fazla kontrole sahip oldular.

Ancak Roma’nın kuruluşuna bakıldığında, Aristo tarafından anlatıldığı gibi, bu, diğer herhangi bir İtalyan şehri veya Yunan şehrine nazaran Kartaca’nın kurulmasına daha yakındır. Demek ki onunla da bir ilişkisi var. 

Sizin Roma’yı ifade edişiniz, köklerinden bağımsız olarak, Yunan’ın Batı medeniyeti için merkezi önemi hakkında sorulara neden oluyor. Batı medeniyeti kesinlikle bu şekilde öğretildi. Ancak tarihsel olarak bunu kaçınılmaz kılacak bir şey yok, var mı?

Ortaçağ’da Batı Avrupalı aydınlar Yunan medeniyetine büyük saygı gösterdi ve hayranlık duydu, ancak hakkında çok fazla şey bilmiyorlardı. Genellikle Yunan’ın Roma’nın altında olduğunu hissettiler. Değişim onbeşinci yüzyılın sonlarında gerçekleşiyor, ancak oldukça tedrici bir şekilde. Ve Yunan’ın zafer kazındığı onsekizinci yüzyıla- ki sizin aslen ilgilendiğiniz dönemdir- kadar değil.

Doğru, ancak Roma medeniyeti içinde önemli Yunan unsurları bulunduğu şüphe götürmez. Yunanlılar, Roma vasıtasıyla Batı Avrupa’ya ve doğrudan Bizans kiliseleri vasıtasıyla Doğu Avrupa’ya ulaştılar. Böylelikle, Yunan kültürü bir bütün olarak Avrupa kültürünün gelişmesinde merkezi bir öneme sahiptir.

Aslında Yunanlıların Avrupa medeniyeti için önemli olmadığını değil, Yunanlılara özel bir statü tanındığını söylemek istemiştim. Oldukça yüksek bir statü.

Ve bu statü, daha erken medeniyetlerin bir kanalı olan ya da onu dönüştüren diğer kültürlerle karşılaşan Yunanistan’a fazlasıyla bağlı değildi.

Bunun son derece doğru olduğunu düşünüyorum: Yunanlılar değişiklik geçirmemiş Mısır kültürü, keza Roma’da değişikliğe uğramamış Yunan kültürü değildi. Süreç boyunca ilginç değişimler gerçekleşti. Ancak ideolojik anlamın ne olabileceğinden emin değilim. Sanırım bu kapsamlı ve ırkçılık karşıtı bir mesaj olabilir.

Mesajınızdaki bu hususu değerlendirelim, Aryan modelindeki ırkçılıktan bahsettiniz. – M.Ö ikinci binyılın o dönemle ilgili hiçbir kitabın okunmadığı bir uzmanlık alanı olduğunu göz önüne alarak- bu argümandaki tesadüfi unsur nedir? Karşı çıktığınız çağdaş pozisyonlar hangileri? Niçin bunu itiraz etmeye değer bir husus olarak görüyorsunuz?

Birinci ciltte Allan Bloom’un çalışmam üzerindeki etkisinden bahsetmedim. Onun etkisi ve Yunan’ın tüm Strausçu kültünün yoğun olarak hissedildiği, Cornell’de bir eğitim kurumu olan Telluride’ a gelmemle birlikte Yunan’ın Romantik yorumunun gerici potansiyelinin farkına vardım. Klasiklerin kibirli liberal oldukları, ancak herhangi bir anlamda zararlı olmadıkları Cambridge’ e gönderilmiştim. Bu yetmişli yılların ortaları olmasına rağmen, burada, 1980’lere kadar iktidara geçemeyen, aşırı sağ kanat entelektüel harekete yönelik aniden bir potansiyel gözlemledim. Buraya adımımı attığımda ilk karşılaştığım öğrenci, Amerikan demokrasisini Hegel’in “tarihin sonu” idealinin gerçekleşmesi olarak kutlayan makalesi (artık kitabı) sayesinde yakınlarda üne kavuşan Francis Fukuyama idi. Ona Japonya’yı sordum, bilmek istemiyordu. Telluride’ daki Avrupa taşralılığı beni harekete geçmeye sevk eden bir kışkırtma idi. Böylelikle Amerika’da, İngiltere’de görmediğim, – benim bölgem olan- Doğu Asya’ya açıklık bulmaya çalıştım.

Bizim sistemimizin heterodoks fikirleri etkisizleştirdiği göz önüne alındığında-görüşünüzde haklı olmanız çok fazla fark edecek mi? Ne de olsa siz aslen üç bin ve dört bin yıl önce yaşanmış olan olaylarla ilgileniyorsunuz ve hâlihazırda tarihe az ilgi duyan bir toplumda yaşamaktasınız. Son iki yüzyıl boyunca akademisyenlerin bu olaylara karşı ırkçı yaklaşımını teşhir etmeye önemli bir zaman ayırmanıza rağmen, ırkçı olmayan bir yaklaşım, büyük bir soruna yol açmaksızın kolayca benimsenmedi?

Beş yıl önce bana şunu söylemiştiniz “Bunları Avrupalı olmayan unsurların içine yerleştiriyorsunuz, ancak hala şeyleri sentezleyen “bazı” Avrupalı unsurları barındırıyorsunuz.” O zaman verebilecek olduğum ve şimdi verebileceğim cevap ise bunun ileriye doğru bir adım olduğudur. Fakat kendilerine “ siyah medeniyetler yoktur ve hiç olmamıştır” denilen siyahlar için bu önemli bir şeydir. Bunun mantıksal sonucu asla şu olamaz: “Siz siyahlar doğanız gereği medeni değilsiniz ve eğer medeniyeti istiyorsanız, bizler, yani beyazlar gibi olmanız gereklidir.” Avrupa medeniyetinin oluşumunda önemli bir kültür olan – Yunanistan’ın oluşumundaki merkezi rolü ile Mısır’ın bir Afrika medeniyeti olarak kabulü sanırım siyahların kendilerini algılayış biçimini değiştirmektedir. Başka bir deyişle, zencilere karşı bu bakış açısına- Leopold Senghor’un Kara Afrika duygulardır, Yunan ise zekâdır” şeklindeki nosyonuna- karşı çıkabildiğimi umuyorum.

15 yıl içinde projeye karşı yaklaşımınız değişti mi? Az önce “siyahların algısı” gibi bir ifade kullandınız, çalışmanızı çağdaş Afrika-Amerikan düşüncesine ilişkin olarak nasıl görüyorsunuz?

Evet, Afrika merkezciler Kara Atena adını kendilerine mal ettiler. Onlara güç vermiş olmaktan büyük memnuniyet duyuyorum.

Bu noktada Afrika merkezcilik ile aranıza mesafe koyuyor gibi gözüküyorsunuz, ayrıca zenci hareketine de karşı çıktınız. Bu konulara ilişkin yaklaşımınızdan bahsedebilir misiniz?

Tüm iyi şeylerin sadece bir kıtadan kaynaklandığına inanmadığım için Afrika merkezci değilim. Ancak, Afrika merkezcilerle hem fikir olduğum birçok husus var. Afrika’daki insanların geçmişte kültürel olarak çok üretken olduklarına ve Afrikalı kültürlerin diğer kıtalardaki uygarlıklar üzerinde büyük etkileri olduğuna inanıyorum. Ayrıca bu katkıların sistematik olarak küçümsendiği hususunda da onlarla hemfikirim. Siyasal düzeyde, Afrika merkezciliğe nazaran Avrupa merkezcilik tehlikesinin daha büyük ve daha acil olduğu kanısındayım.

Afrika kökenli Amerikalılar için bir siyasal sonuç görüyor musunuz?

Zencilerin çoğu artık Mısır’dan psikolojik bir tatmin duyuyorlar. Bir biçimde bu politik eylemden bir kaçış şekli. Bunu daha büyük bir toplumsal fenomenin bir parçası olarak görüyorum. “Politik doğruluk” olarak tarif edilen ruh hali, geniş bir karalama karşıtı ilamdır.  Bunun hassasiyeti mahrum gruplar içindir. Bunu tamamıyla hayranlık uyandıran bir şey olarak görüyorum, ancak bu, radikal politikanın ne denli güçsüz olduğunu gösteren önemli bir husus olmalıdır.

Bu hoşnutluk türü Afrika kökenli Amerikan toplumunun ötesine yayılabilir mi?

Evet. Liberal Amerika, kadim Yunan’a, farklı bir Amerika’ya paralel olarak bakmaya başlayabilir. Kadim Yunan kültürü neredeyse modern Amerika’nın kültürü kadar çeşitliydi. Bu bakış açısı muhtemelen biraz pota görüntüsüne dönüştürülebilse bile, en azından bu, içinde pek çok çeşidin bulunduğu bir pota olacaktır. Ve “politik doğruluğa” atıfta bulunmam, yeni koşullar karşısında benim projeye yaklaşımımın değiştiği bir başka yola işaret etmektedir. Kara Atena’nın birinci cildinin “politik doğruluğa” karşı yürütülen haçlı seferinin gövdesine batan bir iğne olmasından keyif aldım. İki cilt daha hasar verici oldu, çünkü Klasik görüşe sahip olanların geleneksel arzularının siyasal ve özelliklede ırkçı karakterini yoğun olarak teşhir etmektedir.

Kaynak: Diken.net

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ