Kadının adı yok !

Kadının adı yok !

Kadının adı yok !

Başlığa bakarak;biz erkekler,hemen aklımıza ilk gelen ismi takıverebiliriz kadınlara,ne de olsa bu bizim için bir çocuk oyuncağı.Tıpkı,kafamız bozulduğunda stresimiz azalsın diye suratının ortasına bir tokat patlamak kadar kolay bir iş bu.

Çünkü biz erkeklerin,” kadının adı yok “dendiğinde düz mantıkla yapabileceklerimiz ancak bu kadarıyla sınırlı..

Al sana isim !

Yine de , karamsarlığa kapılmadan ,içine düştüğümüz bu kaosun tam ortasında,bir nefes alırcasına şunu söyleyebiliriz belki; kadınlar yüzyıllardır insan gibi yaşayabilmek için,eşit şartlarda ve adil bir şekilde muamele görebilmek için,çok zorlu ve çetin mücadeleler vermeye devam edeceklerdir,yılmadan ve ölmemeye çabalayarak ve eğer şanslılarsa ve hala nefes alabiliyorlarsa bu mücadelelerinin de olumlu sonuçlarını alacaklardır diye umut edelim…

Bu girizgahtan sonra kadınlara yönelik,özellikle ülkemizdeki şiddete dair araştırmalarımdan bazı sonuçlar topladım ve bunları siz okurlarla paylaşmak istiyorum.

Bir erkek olarak ,kadınlara yönelik şiddetle ilgili  birkaç kelam etmek ne kadar ağır gelse de bana – ki bu şiddeti içine sindirmek hiçbir  insan evladının işi olmasa gerek- Sür-çü lisan edersem affola diyerek, vira Bismillah diyorum.

Başlarken şunu belirtmeliyim ki;okuyacağınız yazının bir bölümü istatistiksel veriler olduğundan dolayı alıntıdır , konuyla ilgili düşüncelerimi ve çıkarsamalarımı yeri geldiğinde bu alıntılara istinaden yapmaya çalıştım, umarım yazıyı okuyanlarda “kadına yönelik şiddete dair “ bir nebze de olsa dikkat çekebilir ve bundan böyle kadına dair pozitif yaklaşımlar sergilemede başta kendim  olmak üzere bir kıvılcım yakmış olabilirim diye umut ediyorum.

Türkiye’de kadın olmak nasıl bir şey ?bunu anlayabilmemiz için kadına şiddetin hangi boyutlarda olduğunu bilmek yeterli gelebilir bazılarımıza belki,ancak hepimiz kendi içimize döndüğümüzde kendi kadınlarımza karşı nasıl bir tavır sergilediğimizin bir resmini çekebilseydik eğer,görüntü çok daha net ortaya çıkardı diye düşünüyorum.

Rakamsal veriler bir yana ,kendi gerçeğimizi keşfedebilirsek eğer ya da kendi kendimizle yüzleşme cesaretini gösterebilirsek ,belki o zaman kendi yakınımızdaki kadınların içinde bulunduğu psikolojiyi bir nebze anlayabilme imkanına sahip olabiliriz diye düşünüyorum.

Kadına yönelik şiddeti önlemeye ilişkin oluşturulan çeşitli platformları ziyaret ettiğimde hemen hemen hep benzer verilerle karşılaştım.

Öncelikle;Türkiye’de kadına yönelik  şiddetin hangi boyutlarda olduğunu anlayabilmemiz için rakamsal verileri takip etmenin ne derece önemli olduğu gerçeğiyle karşılaştım. Kadın cinayetlerinde artış var demek ile kadın cinayetleri %1400 arttı demek,zihinlerde farklı algılar yaratmaktadır çünkü.

Rakamlar bu nedenle önemlidir.

Bağımsız iletişim ağları,STK’lar,feminist platformlar bize kadın şiddeti ile ilgili rakamsal olarak veriler sunmaktadırlar. Ancak ve maalesef ki bu veriler yazılı basına yansıyan olaylardan elde edilen veriler oldukları için ,tam olarak bize gerçek verileri sunmamaktadırlar. Şiddet olayları,tacizler,tecavüzler bu verilerin bize anlattığından daha korkunç boyutlardadır.

Ertan Demirer bir yazısında Türkiye’deki durumu şöyle özetliyor: “Türkiye’de her on kadından dördüysen, aile içi şiddete maruz kalıyorsundur. Şiddetten yırtamadıysan, resmi verilere göre sadece İstanbul’da haftada bir işlenen töre cinayetlerinin kurbanısındır. Altı yılda öldürülen 4 bin kadından biri değilsen, gelecek altı yılda öldürülecek bir kurban da olabilirsin. Öldürülmek olasılık dışıysa, çalışan kadınların yüzde 58’lik dilimine girerek iş yerinde tacize de uğrayabilirsin.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre de;  2015’in ilk dört ayında 91 kadın ,2014 yılında ise 294 kadın öldürüldü. 2013’de öldürülen kadınların sayısı 231.

Ancak platformun derlediği bu veriler yazılı basına yansıyan olaylardan elde edilen veriler olup, görünürlük, bilinirlik kazanmış olaylar kadar basına, kamuoyuna yansımayan şiddet ve tecavüz olayları yaşandığı bilinmektedir.

Peki, kadınlara yönelik artan şiddet, tecavüz ve cinayet olaylarına karşı devlet organları, güvenlik kurumları ne yapmaktadır? Öldürülen kadınların bir kısmı daha önce yargı ve güvenlik birimlerine şikâyette bulunup yardım istediği halde koruma altına alınmamış, katillerin birçoğu ya yakalanmamış ya da yakalandıysa, genelde az ceza almıştır. Polis, sığınma evleri gibi yerlerden koruma ve yardım talep eden 11 kadın,  2011 yılında sığınma evlerine yerleştirilmelerine rağmen öldürülmüş ve 3 kadın da ağır yaralanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin devleti,savcısı,mahkemeleri,Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ne yazık ki ,gitgide artan kadın şiddetini ortadan kaldırmak için hiçbir şey yapmamaktadırlar.Halbuki Türkiye, kadına yönelik şiddeti önlemek amaçlı olarak oluşturulan pek çok uluslar arası sözleşmeye imzasını atmıştır.

Bu sözleşmeler ,uyulması zorunlu sözleşmelerdir. Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti hükümeti bu sözleşmenin  şartlarını yerine getirmemektedir.

Aynı zamanda da 5 yıldaki veriler göstermektedir ki sığınma evleri((belediyeler ya da sosyal hizmetler il müdürlüklerine bağlı), aile ve sosyal politikalar bakanlığının kadına yönelik şiddeti önlemeyle ilgili proje, öneri ve çalışmaları ile iştirak edilen uluslar arası örgütlerin düzenlemiş oldukları sözleşme ve deklarasyonlar, Türkiye’de kadınlara yönelik şiddet,  tecavüzler ve cinayetler için bir çözüm sunabilmiş de değildir.

 

Kadına şiddet neden böyle vahim boyutlarda? 

Bugün halen, Türkiye’de gündelik yaşamdan istihdam alanına, siyasetten özel alana, kadın ve erkek eşitliğinden söz etmek olanaksızdır.

Türkiye’de devletin erkek egemen vurgulu cinsiyetçi algısı Serpil Sancar tarafından “Erkekler Devlet, Kadınlar Aile Kurar” şeklinde çok güzel ifade edilmiştir.

Ataerkil kodlarla örülü bu cinsiyetçi algı, erkeğin kadına verdiği değeri, onunla kurduğu her türlü ilişkide kadını zihninde nasıl konumlandırdığını etkilemektedir. Nasıl olur bu konumlandırma? Erkeklerin pek çoğu halen, kadınlarla kurdukları iletişimin niteliğini, mesafesini ve öznelliğini kadınların bedenlerini algılayışları üzerinden şekillendirmektedirler. Erkek,kadını sadece bir et parçası olarak görmektedir;bir ruhu olan,beyni olan,düşünceleri olan kendine ait bir dünyası olan bir birey olarak değil de sadece bacaklardan, göğüslerden, kalçalardan, vajinadan oluşan ve kendisine hizmet etmesi gereken bir canlı olarak görmektedir Kadın bedeninin merkezi noktası da, onun toplumsal yaşam içindeki statüsünü belirleyen bekâreti, ya da cinsel açıdan ne derece aktif olduğudur.  Kadınların namusu yine bekâretleri ve cinsel açıdan ne derece aktif oldukları ile ilgilidir. Öte yandan, kadınlara yönelik algılarının belirleyicisi, onların maddi varoluşlarının bir unsuru olan bedenleri olunca aradaki ilişki bir mülkiyet ilişkisine de dönüşmektedir. Durum böyle olunca da erkekler, kadınlarla ilişkilerinde onların bedenleri üzerindeki tahakküm ve sahiplik derecelerine göre de bir tutum geliştirmektedir. Eşini, kardeşini, sevgilisini mülkü olarak gören erkek, onunla maddi varlığı yani bedeni üzerinden ilişki kuracaktır. Bugün erkekler, gerek özel gerekse kamusal alanda kadınlarla kurdukları mesafeyi ya da onlara yakınlık derecelerini, kullandıkları dilde yansıtmaktadırlar. Kadın, erkek için ya “bayan”, ya “bacı” ya “yenge” ya “avrat” ya “ana” dır.  Pek tabi, ataerkil kültür içinde erkekler ile “ işbirliği” içinde olan kadınlar da söz konusudur. Yani var olan eşitsizliği ve kadınlara yönelik tüm şiddet olaylarının ardında yine bazı kadınların ataerkil işbirlikçi tutumları da etkilidir.Bunun sebepleri kadının erkek egemen bir toplumda ayakta kalabilmek için erkeğin yani güçlü olanın safında yer alma gereği duyması olabilir aynı zamanda ataerkil toplum yapısı insanlara bir şekilde empoze edilmektedir-medya,siyasilerin söylemleri,gelenekler vb araçlarla-   ve bunun sonucunda kadında gerçekten doğru olanın ataerkil toplum yapısının kuralları olduğuna inanabilmektedir. Aynı zamanda okuma yazma oranını düşüklüğü ve televizyon izleme oranının %95’ler gibi vahim boyutlarda olması,insanların olan bitenin farkında olamamalarına -çünkü sadece televizyonda kendilerine sunulan erk zihniyetin ürünlerini kabul etmeleri ve tüketmelerinden dolayı başka türlüsünün olabileceğini düşünememelerinden dolayı- neden olmaktadır.

Peki ama erkeklerin, kadınlara yönelik mülkiyetçi ve cinsiyetçi algılarının bir sonucu olarak yaşadığımız tecavüzleri, tacizleri ve cinayetleri nasıl önleyeceğiz?.

Bu noktada, idam gibi cezaların ve devlet eliyle gerçekleştirilecek diğer uygulamaların bir iyileştirme ya da kesin sonuçlar getireceğini düşünebiliriz belki ancak varoluşsal olarak devletler, suçlu ve suç ister. Yasama, yürütme ve yargı organlarının varlık nedenlerinin en önemlisi,  halkı/vatandaşları, var olan ya da potansiyel olarak var olabilecek suç ve suçlulara karşı korumaktır. Hal böyle iken, iktidar odakları iktidarlarını pekiştirmek ve daim kılmak için her daim korkuyu, tehlikeyi, baskıyı canlı tutmak isteyecektir.

Çözümü ;devletin kolluk güçlerinden veya kanunlardan beklemekten ziyade kendi içimizde aramalıyız belki de,öfkelerimizi ve stresimizi kontrol altında tutmanın yolu empatiden geçer diye düşünüyorum. Kadınlara yönelik cinsiyetçi ve ayrımcı algının ekonomik, kültürel, politik nedenlerini ortaya çıkararak, bütünleşmiş çözüm yolları geliştirecek sivil örgütlenmeler ve inisiyatifler  uzun vadede, kalıcı çözümler sunabilecektir.

Katillerin,tecavüzcülerin cezalarında iyi hal indirimleri yapmak, kadına yönelik olarak söylenen ve toplumu kadına karşı olumsuz anlamda yönlendiren söylemlere başvurmak gibi tutumlar devam ettiği sürece kadın maalesef şiddet görmeye , tecavüze uğramaya,aşağılanmaya devam edecektir.

Kadının adını koymak zor olmasa gerek,sadece biraz empati!

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ