II. ABDÜLHAMİT DÖNEMİNDE HİÇ TOPRAK KAYBEDİLMEDİ Mİ?

Özgür Büyüksolak

Yazarın şu ana kadar yazılmış 36 makalesi bulunuyor.

Bir süre önce bir kitabevinde kitapları karıştırırken önüme Timaş Yayınlarından çıkmış olan adını vermek istemediğim yazara ait olan bir kitabın sayfalarını karıştırmaya başladım.  Kitabın başında Sultan II. Abdülhamid’in I. Dünya Savaşı’nı önceden görmüş olan bir devlet adamı olduğundan bahsediliyordu. Asıl dikkatimi çeken ifade ise şuydu: “Sultan II. Abdülhamit döneminde Osmanlı Devleti en ufak bir toprak parçasını bile kaybedilmemiştir.”(tam cümleler bu olmasa da meali aklımda kaldığı şekliyle budur.) Bu ifadeyi gördükten sonra kitabı kapadım ve yerine koydum. O kitap benim için artık bitmişti. Çünkü kitapta bu kadar basit bir konuda bile bilgi yanlışı vardı dolayısıyla da okunmaya layık değildi artık. Bunu sadece bahsettiğim kitap veya yazar mı ifade ediyor? Hayır. Özellikle kendisini islamcı olarak tanımlayan ve siyasal islama eklemleyen kitlelerin ağzına sakız olmuş bir ifadedir. Maalesef hamaset ve hayranlık üzerine tarih inşa edildiğinde ortaya böyle yanlışlıklar çıkabiliyor. Şimdi bir bilgiyi yanlışladığımıza göre doğrusunu da vermemiz gerekir. Eğer ortaya attığımız tezi desteklemezsek yanlışladığımız bilgiyi töhmet altında bırakmış oluruz ve tezimiz inandırıcı olmaz. Şimdi kısa bir tarih yolculuğuna çıkarak Osmanlı Tarihi’nin en tartışmalı padişahı olan II. Abdülhamit dönemindeki savaş ve toprak kayıplarına kısaca göz atalım.

İlk olarak şunu ifade etmek lazım: Özellikle saltanatının ilk yıllarında II. Abdülhamit olaylara sebebiyet vermemiş, fakat elinden pek de birşey gelmemiştir. 30 Mayıs 1876’da Sultan Abdülaziz darbe ile tahttan indirilmiş, yerine V. Murat geçirilmişti. Fakat o da sadece 93 gün dayanabilmişti. V. Murat’ın ruh sağlığını kaybetmesi ve tahttan indirilmek zorunda kalınması üzerine V. Murat’ın küçük kardeşi Şehzade Abdülhamit’e başrulmuş, Mithat Paşa ile görüşüp anlaşan Abdülhamit 31 Ağustos 1876’da Osman Devleti’nin 34. padişahı olarak devletin kaderini ellerinde bulmuştur. Tahta geçtiğinde 1875’den beri devam eden Hersek isyanı ile mücadele edilmekte, diğer taraftan 6 Mayıs 1876’da meydana gelen Selanik Olayı’ndan dolayı ortaya çıkan diplomatik kriz ortamı ile mücadele ediliyordu. Ve bu hadiselerin çözümlenememesi ve 23 Aralık 1876’da İstanbul’da Haliç’te toplanan konferans da başarıya ulaşamayınca Rusya ile savaş kaçınılmaz hale gelmişti. Litaratüre 93 Harbi olarak geçen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı neticesinde Osmanlı Devleti büyük bir mağlubiyet almıştır. Bu mağlubiyet neticesinde ilk olarak imzalanan Ayestafanos Antlaşması, daha sonra ise bu antlaşmanın yeniden düzenlenmesi iddiasıyla Berlin’de toplanan konferansla çıkan Berlin Antlaşması ile Balkanlar’da Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız devletler haline gelmiş, Bosna-Hersek’in yönetimi Osmanlı idaresine bırakılmakla beraber Avusturya’nın nüfuz alanına bırakıldı. Ayrıca özerk bir Bulgar Prensliği de kuruldu. Kafkaslar’da ise Kars, Ardahan, Batum ve Artvin Rusya’ya bırakıldı. Bilal Şimşir’in  “Balkanlar’ın Sevr’i”  olarak nitelediği Berlin Antlaşması ile bu kadar büyük toprak kaybına uğranıldığı halde fanatizm ve kişisel hayranlıkla bu tarihi gerçekleri gözardı etmek bilimsel kriterlere pek de uymamaktadır.

Bu sadece başlangıç…

Berlin Konferansı arefesinde İngiltere, Osmanlı Devleti’ni destekleyeceğini, Ayestefanos Antlaşması’yla kaybettiklerini telafi etmesine yardım edeceğini ve konferansta Osmanlı Devleti’nde yana tavır takınılacağı noktasında garanti vermiş ve bunun karşılığında Osmanlı Devleti’nden bir taviz istemiştir: KIBRIS

İngiltere’nin yardım vaadine inanıldı ve Kıbrıs için gizli bir antlaşma imzalandı(4 Haziran 1878). Bu antlaşma ile Kıbrıs adası geçici olarak İngiltere devlerine bırakılmıştır. Antlaşmanın üzerine de II. Abdülhamit şu ibareyi düşmüştür: “Hukuk-u şahaneme asla halel gelmemek şartıyla işbu muahedenâmeyi tasdik ederim.” Sanki ülke içerisinde hukuk-u şahaneden eser kalmış gibi… Ali Kemal Meram’ın “ Belgelerle Türk – İngiliz İlişkileri Tarihi” isimli kitabında “307 yıl sonra(Kıbrıs 1571 yılında fethedilmiştir.), bu kadar kolaylıkla onu bir başka devletin yardım vaadine karşılık olarak vermiş olanları, 1969 Türkiyesinde Tanrı katına çıkararak kutsallaştıracak kişiler bile görülecekti.” ifadelerini kullanmaktadır.

Berlin Konferansı’nda Alman şansölyesi Bismarck, 1870’den beri devam ede husumeti yumuşatmak adına Fransa’nın gönlünü almak ve Avrupa’dan uzaklaştırmak için Fransa’yı Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarına yönlendirmiş ve Tunus kabilelerinin Cezayir(1830’dan beri Fransa’nın elindedir.) sınırını geçip sınır ihlali yaptıkları gerekçesiyle 1881 yılında Fransa, Tunus’u işgal etmiştir. Osmanlı Devleti’nin yaptığı şey ise bu durumu kabullenmektir.

1882 yılında İngiltere ve Fransa’nın Mısır üzerindeki emperyalist emellerine karşı ayaklanan Arabi Paşa olayından dolayı Mısır’da aşayişi sağlama adı altında, aslında Mısır’daki yabancı uyrukların emperyalist haklarını korumak için İngiltere, Mısır’a asker çıkarmıştır. 1887’ye kadar devam eden diplomasi savaşında başarı elde edilememiş, 22 Mayıs 1887’de imzalanan antlaşmayla Mısır yine “geçici” olarak İngiliz işgaline bırakılmıştır. Bu antlaşma ile sankı Mısır’da aşayişi sağlamak için İngiltere ile Osmanlı Devleti ittifak yapmış izlenimi yaratılmaya çalışılmıştır.

Yunanistan Devleti’nin 1830’ların başında kurulduğundan beri Osmanlı Devleti’nin başında olan bir diğer mesele de Girit’tir. Girit Adası ahalisi Yunanistan’a katılmak istemekte, Yunanistan da Megali İdea çerçevesinde Girit’i ilhak etme çabası göstermektedir. 1868’de Ali Paşa’nın Girit Nizannâmesi adada geçici bir sükunet ortamı yaratmakla beraber sorunu çözememiş, hatta Girit adasının yönetiminin denetlenmesini yabancı denetimine sokmuştur. 25 Ekim 1878’de Girit isyancılarıyla Halepa Misakı imza edilmiştir. Bu Misak’ta Girit Valisi’nin Hrisyan veya Müslüman olabileceği, Vilayet Genel Meclisi’nin 80 kişilik üye kadrosunun 49’unun hristiyan, 31’inin müslüman olması, memurların yerliler arasından seçilmesi, Rumca’nın Türkçe gibi resmi dil kabul edilmesi, vergi gelirlerinin fazlasının adanın amme giderleri için kullanılması gibi maddeleri vardır. Bu sözleşme Girit’i Osmanlı Devleti’nde koparma sürecini hızlandırmaktan başka bir şeye yaramamıştır. 1880’de Yunanistan ile sınır müzakereleri üzerinde Sultan II. Abdühamit vükeladan rapor istemiştir. Vükela verdiği raporda; Yunanlılara Girit, Sisam ve İpsara adalarının terki husununu incelediklerini belirtmiş, Sisam ve İpsara adalarının verilmesini mahzurlu gördüklerini fakat Girit adasının hem ahalisinin ekseriyetle gayrimüslim oluşu hem de varidatının(gelirinin) az oluşu gerekçe gösterilerek Yunanistan’a terk edilebileceği ifade edilmiştir.  Bu karar vükela heyetinden çoğunluklu olarak geçmiştir. Abdülhamit bu karardan hoşnut olmamış ve meselenin bir daha incelenmesini talep etmiştir. 1886’da Bulgaristan Prensliği ile Doğu Rumeli’nin birleşmesi Girit meselesinin alevlenmesine sebep oldu. Giritliler adanın Yunanistan’a ilhakinin kabul edilmediği takdirde  Halepa Misakı’nın muhtariyet ile ilgili hükümlerinin genişletilmesini istemeye başladılar. Dolayısıyla Halepa Misakı Yunanlılar’a Girit üzerindeki talepleri için meşru bir zemin oluşturuyordu. II. Abdülhamit adaya gönderdiği genel valilerle Helepa Misakı’nı ihlal ederek Ali Paşa öncesi döneme dönülmek istendi. Bu da Rumların Osmanlı yönetimine cephe almasıyla sonuçlandı. 1898’e kadar yaşanan iç çatışma Rusya’nın isteği doğrultusunda Prens Yorgi’nin Girit Genel Valisi olmasıyla sonuçlandı. 21 Aralık 1898’de idareyi eline aldı. 1899’da kurucu meclis toplanarak hukukçu Venizelos’un hazırladığı anayasayı kabul etti. Girit’te bir bayrak oluşturuldu. Özel posta pulu kullanılmaya başlandı. İtalyan subayları nezaretinde Giritli polis teşkilatı kuruldu. Böylece Girit görünüşte Osmanlı Devleti’ne ait görünse de artık devletin Girit üzerinde bir hakimiyeti söz konusu değildi. Abdülhamit’in Girit ile ilgili son düşünceleri ise şunlar olmuştur: “Bize, bu kadar kana malolan bu güzel ada ne de olsa bir gün bizden koparılacaktır. Eski projemin tatbik mevkiine konulması iyi olurdu. Girit’i Yunanlılara feda etmek istiyordum; bu suretle her vakit için Tesalya’yı temin etmiş olacaktım.” Bu ifadelerle 1878 Berlin Antlaşması’yla ortaya çıkan Yunanistan yapılacak olan sınır düzenlemeri kapsamında Yunanistan’a Tesalya’yı vermektense Girit’i vermeyi tercih ettiğini ifade etmektedir.

20 Temmuz 1878 Berlin Antlaşması’yla beraber Ayestafanos Antlaşmasında tanımlanan “Büyük Bulgaristan” üçe ayrılmıştır: Bulgaristan Prensliği, Doğu Rumeli Vilayeti ve Makedonya. Berlin Antlaşması’yla Osmanlı Devleti elinde bırakılan Doğu Rumeli Vilayeti, 1886 yılında Bulgar Prensliği tarafından ilhak edilmiş, sonrasında da Makedonya için aynı emeli gerçekleştirmek için çalışmalara başlanmıştır. “Makedonya Sorunu” olarak geçmiş bu olay Balkan Savaşları’na kadar devam etmiştir. “Makedonya Sorunu” Balkanlar’da bağımsızlıklarını kazanan Balkan ülkelerinin hangisinin Makedonya’ya hakim olacağı meselesiydi. Bu hakimiyeti gerçekleştirmek için Bulgar, Sırp ve Yunanların takip ettikleri methotlar çetecilik faaliyeti ve yabancı işgalini davet etmekti. Osmanlı Devleti büyük sıkıntılar içerisinde olduğundan dolayı bölgede asayişi sağlayamıyor, yabancı devletlerin olaya dahil olmasına seyirci kalıyordu. 1903 Eylül ayında Avusturya ve Rusya arasında görüşülen ve İngiltere ve Fransa’nın da katıldığı  Mürzteg Programı 1903 Ekiminde yürürlüğe girmişti. Bu programla Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’nin içişlerine müdahale ediyor ve Makedonya’nın Osmanlı Devleti’nden ayrılmasını çabuklaştırıyordu. Makedonya Sorunu’nun nasıl çözümleneceğini 1907’de Alman elçisi Freiherr Marschall von Bieberstein şöyle ifade etmektedir: “Teorik olarak hangi şekliyle düşünülürse düşünülsün, özerk bir Makedonya ancak bir ütopyadır, Makedonya sorununun nasıl çözilieceği çeşitli şekil lerde düşünülebilir. Bu gün için yalnızca tek bir çözüm şekli söz konusudur. O da, meselenin hiçbir zaman milliyyet prensibi esasına göre çözülemiyeceğidir. Mesele, demir ve kan ve de kuvvetli olanın arzusuna göre çözülecektir.”

Balkan Savaşlarının neticesinde de sonuç tam olarak bu olmuştur.

Sultan II. Abdülhamit döneminde hiç toprak kaybedilmediği iddiası kadar  bu dönemde II. Abdülhamit’in ülke topraklarını parsel parsel yabancılara sattığı iddiası da koca bir yalandır. Yahudilerin Filistin’de yerleşmelerinin engellenmesi konusunda büyük direnç göstermiştir. Yahudilerin dağınık halde Mezopotamya’ya yerleşebileceklerini, fakat Filistin’in bu yerleşimde söz konusu olamayacağını net şekilde ortaya koymuştur. Üstelik bu dik duruşu ülke borçlarının 32 milyon liraya kadar düşürülmesi ve 26 milyon lirasının ödenmesi teklif edilmişken sergilemiştir.

Bu yazının amacı bazı hakikatleri ortaya koymaktı.

Bu yazı kişisel bir hırs veya nefretten beslenen bir zihin yapısının da eseri değildir.

Şunu ifade edebiliriz: II. Abdülhamit döneminde ülkenin siyasi, askeri ve mali durumunun kötü oluşu ve emperyalizm meselesi Osmanlı Devleti’ni içinden çıkılmaz ve kurtarılamaz bir sürece sokmuştu. Dolayısıyla devletin yıkışına sayılı zaman kaldığı bir süreçte Sultan II. Abdülhamt elinden geleni yapmış fakat, ülkeyi çöküşten kurtaramamıştır. Kaybedilen toprakların sorumlusu Abdülhamit değil ondan önce ülkenin başına gelmiş yöneticiler ve emperyalizmdir. Dolayısıyla Orhan Koloğlu’nun “Abdülhamit Gerçeği” isimli kitabının ilk sayfasında ve sonuç değerlendirmesinde “Kanunî olmak kolaydır. Abdülhamit olmak zor.” ifadesi de bu bağlamda yerine oturmaktadır. Çünkü II. Abdülhamit hükümdarlığın en zor döneminde devleti ellerine almış ve devletin ölümünü geciktirmekten başka bir şey yapamamıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ