GÜLTEKİN YILDIZ İLE YENİÇERİ OCAĞI’NIN KALDIRILMASI ÜZERİNE RÖPORTAJ – III

Özgür Büyüksolak

Yazarın şu ana kadar yazılmış 36 makalesi bulunuyor.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılma ve modern orduya geçiş serüvenine devam ediyoruz.

— Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin isminin verilmesinin altındaki amaç neydi ?

  Bu ismin verilmesinde, bir meşruiyet kazanma amacı vardır. Yani ilk olarak bu ordu İslam’ın ordusudur deniliyor. İkinci olarak ise “mansur” deniliyor. Çünkü, zafere olan bir açlık var. Oysa Asakir-i Mansure çok az zafer kazanmıştır. Kazandığı zaferlere bakılırsa biri   1853-1856 Kırım Harbi, zaten müttefiklerin yardımıyla kazanılmıştır. İkincisi de 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’dır. Yani bu ismin konulması nusrete duyulan ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Bu yüzden II. Mahmud döneminde yapılan camiinin adı Nusretiye Camiidir veya gemilerin adı Nusretiyedir.

Yeni kurulan Asakir-i Mansure ordusunu asker alınırken nelere dikkat ediliyordu ?

— Yeni ordu, Asakir-i Mansure Kanunnanesinde  zorunlu askerliğin bir nevi başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Ama henüz bütün erkeklerin asker olması gibi bir kanun yoktur. Bunun ortaya çıkışı ilk olarak 1843’dür. Sonra 1870’de esas uygunlanmaya başlanacaktır. Ama bu uygulama sadece Müslümanlar içindir. Gayrimüslimleri kapsamaz. 1826’da gönüllülük esasına dayanan profesyonel bir askerlik alımı yapılıyor. İlk olarak genç yaşta olmaları, fiziken sağlam olmaları, muhtedi olmamaları, Türkçe konuşmaları ki zaten uzun süre Asakir-i Mansure ve Asakir-i Nizamiye’nin ana kitlesini Türkçe konuşanlar oluşturmuştur. Neden ? Çünkü, Ordu içindeki birliği sağlamak gerekmektedir. Herkes farklı lehçeler konuşmakla birlikte Araplari ve Arnavutları da saydığımızda emir komuta zincirini yürütmek oldukça zorlaşmaktadır. Asker alınan bölgeler ise genelde Orta Anadolu, kısmen Doğu Anadolu yani Erzurum’dan Muğla’ya kadar bölge denebilir. Balkanlardaki Arnavutların, Kuzey Irak ve  Anadolu’daki kürt aşiretlerinin, Adana Çukurova bölgesindeki ve Doğı Anadolu’daki  Türkmen aşiretlerinin tamamına yakını zorunlu bir askerliğe karşı durmaktadırlar. Dolayısıyla da askerler kasaba ve şehirlerden alınıyor. Bugunki Bulgaristan toprakları ağırlıklı olarak ve Batı Trakya ve Anadolu’nun ortası tercih edilmiştir. Burda bir milliyetçilik amacı güdülmemekle Türkçe konuşan böyle bir homojen bir kitle ile birlikte özellikle İttihad ve Terakki ile birlikte milliyetçiliğin ortaya çıkmasının zemini hazırlanacaktır.

Yeni orduda gayr-i müslimlerin rolü ne olmuştur ?

Yeni orduya gayr-i müslimler alınmamışlardır. Çünkü gayrimüslimler bu işe çok istekli değillerdir. Bunun yanında da müslim ve gayr-i müslimleri birlikte istihdam etmenin uyum sorunu yaratacağı düşünüldüğü için sakıncalı görülmüştür. Eğer Osmanlı gayr-i müslimleri askere alsaydı daha cumhuriyetten evvel laik bir yapıya geçmek durumunda olurdu. Bir hilafet ve islam ordusu oluşturma iddiası kenara itilmiş olurdu. Sadece donanmada Türklerden yeterince denizci çıkmadığı için Rumlar istihdam edilmiştir. Asakir-i Mansure’de de Baltacı taburu isminde bir ermeni birlik vardır. Ama gayr-i müslimlerin genel olarak askere alınması için II.Meşrutiyet’in ilanına kadar beklenmiştir. 1909’da gayr-i müslimler istihdam edilmeye başlar fakat buna çok gönül olmamakla birlikte bir çoğu Osmanlı vatandaşlığını bırakıp yurtdışına iltica etmiştir.

Âyanların yeni ve eski ordudaki rolleri neler olmuştur ?

— 18. asrın ikinci yarısında âyanlar, ordunun temel asker ihtiyacını karşılıyorlardı. Âyanlara mahalli gelir kaynakları da verilmişti. Bunlar çiftliklerde ticarî ziraat yapıyorlardı veya devletin vergi gelirlerini topluyorlardı. Bir nevi müteahhitlik de yapıyorlardı. Bu bugunkü anlamda inşaat müteahhitliği değil, devletin gelirlerini toplama ve gerektiğinde asker sağlama misyonudur. Fakat bir süre sonra bu sistemde Devlet’in konfederatif bir yapıya doğru gittiği görüldü. Yani Âyanlar Balkanlar’da, Anadolu’da ve Arap Yarımadası’nda giderek özerklik sahibi olmaya başlıyorlar. II. Mahmud ise Tepedelenli’den itibaren yeni orduyu da kurduktan sonra bütün âyanları teker teker ortadan kaldırdı. Böylece de merkeze bağlı valilik sistemine doğru bir kayma gerçekleşti. Bunun bir istisnası Mehmet Ali Paşa ve Mısır’dır. Mısır, Mehmet Ali Paşa’dan İngiliz işgaline kadar yarı bağımsız niteliğini sürdürmüştür. Âyanların esas girişimi ise Rusçuk Âyanı Alemdâr Mustafa Paşa’nın Sened-i İttifak girişimidir. Bu iç işlerinde Âyanların daha bağımsız olmasını öngörüyordu ama bunun akabinde de bir darbe olduğu için Sened-i İttifak’ın ömrü uzun olmamıştır. Ve daha merkeziyetçi bir yapıya doğru kayma yaşanmıştır.

Bu dönemdeki değişim ve dönüşüm sosyal yapı üzerinde ne gibi etkiler yapmıştır ?

Bu dönüşümün özellikle Türkçe konuşan müslünman halk üzerindeki en önemli etkisi askerlik vazifesinin, bu kesin tarafından üstlenilmiş olmasıdır. Bu da insan gücünün kaybına ve müslüman nüfusun erimesine yol açmıştır. Devlet ile toplum arasındaki bağların  Anadolu’da güçlenmesine, Anadolu dışında ise zayıflamasına yol açtı.Yani Anadolu dışında zorunlu askerliğe direnen müslümanlar,  zorunlu askerlik uygulaması sebebiyle Devlet’den daha da uzaklaşmış ve isyan etmişlerdir. Anadolu’dakiler ise bugün de devam eden Devlet ile millet arasında bir bütünlük olduğuna inanmaya başlamışlardır. Zorunlu askerlik uygulaması ise gayrimüslimlerin ticarete yönelmesi sonucunu getirmiştir. Özellikle 19. asırdan itibaren devlet görevleri ve askerlik müslüman kesim tarafından üstlenilince, ticaret ve finansa yönelmişlerdir ve bu alanda güçlenmişlerdir. Zorunlu askerlik ve düzenli ordu, hem ülkenin kaynaklarını ordu tükettiği için hem de zorunlu askerliğin olduğu ülkelerde bir seferberlik korkusu hasıl olduğu için, sivil hayatın gelişmesini engellemiştir. Bu halde olan ülkelerde milliyetçilik oranı artar ve halk kenetlenir. Bu kısa vadede Devlet’in işine yarar. Ama uzun vadede ferdi zeka gerektiren hususlar azalmıştır. Fikir hayatının sadece Devlet’i kurtarmaya yönelmesi devlet dışı sivil sektörün zayufladığı söylenebilir. Ordunun esası disiplin olduğu için ve amacı Devlet’i kurtarmaya yönelik olduğu için, sadece askeri içine alan talim, terbiye gibi hususlar sivil halkı da içine alacak hale gelmiştir. Müslümanlığın seferberlik halinde Devlet’in sık sık başvurduğu bir ideolojiye dönüşmesine sebeb olmuştur.

Asakir-i Mansure’nin, Yeniçerilerden farkı ne olmuştur ?

— Şehirlerde başta İstanbul olmak üzere aşayiş problemlerinin ortadan kaldıırılmasını sağlamışlardır. Asakir-i Mansure, şehirdeki çatışmalara, ticari problemlere Yeniçerilere göre çok çok az karışmışlardır. Yeniçer kızdıklarında kendi aralarında farklı Yeniçeri ortaları arasında bile silahlı çatışma çıkabiliyordu. Yağmalar olabiliyordu ve Asakir-i mansure ile birlikte bu problemlerle büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Max Weber’in tabiriyle “meşru şiddet tekeli” denilmektedir. Yani şiddet tekeli devletin eline geçerek meşrulaşmıştır. Yeni ordu iç isyanların bastırılmasında muvaffak olmuştur. Bir iç güvenlik enstürmanı olarak yeni ordunun Yeniçerilere göre daha başarılı olduğu söylenebilir. Dış savaşlara baktığımız da ise, yeni ordunun çok muzaffer olduğu söylenemez. 1826’da olmsa bile daha geniş bir piyade ordusu muhakkak kurulacaktı. Ama bu kurulan ordunun amacı taarruz değil savunma olmuştur. Ve bu da Cumhuriyet dönemi silahli kuvvetlerine miras kalmıştır. Yani Asakir-i Mansure’nin amacı artık Balkanlar’da kaybedilmiş toprakları geri almak değildir. Mevcudu muhafaza etmek ve Sultan’nın gücünü arttırmak ve Sultan’nın ülke topraklarındaki hakimiyetini pekiştirmek için kurulmuştur.

— Yeni ordu kurulurken ne gibi sıkıntılarla karşılaşılmıştır ?

— Personal sıkıntısı ile karşı karşıya kalınmıştır. Zorunluluk esasının uygulanacağı 1850’lere kadar uygulanan gönüllülük esasında da yeteri kadar gönüllü bulunamamıştır. Finansman noktasında sıkıntıyla karşılaşılmıştır. Yeni ordu 1839’a gelindiğinde sayısı 100.000 civarındadır. Tabi sayısı I. Cihan Harbi’ne gelindiğinde 600.000 – 700.000 kişi olacaktır. Osmanlı’da ziraî bir ekonomi olduğu, rakipleri ise sanayiye dayalı bir ekonomiye sahip oldukları için ve askerin maaşını, maişetini, techizatını devlet karşıladığı –bu yüzden bunlara devlet askeri deniliyor- için daha fazla gelir gerekiyor. Ziraî ekonominin sınırları olduğu için, daha fazla vergi sağlaması gerekiyor. Daha fazla vergi sağlandığında ise ülke ekonomisi çökme aşamasına geliyor ve halk arasında rahatsızlıklara yol açıyor. Bu para içeriden sağlanamadığı zaman da borç alma yoluna gidiliyor. Kırım Savaşı ile başlayan süreçte 19. asırdaki her savaşta dış borca başvurulmuştur. Ve sonra Duyun-u Umumiye daha sonrasında da cumhuriyete intikal eden Osmanlı borçları noktasına gelinmiştir.

—  Askeri sanayî ve teknoloji  noktasında Osmanlı Devleti’nden Türkiye’ye nasıl bir bağlantı kurulabilir ?

— Teknoloji noktasında da, Osmanlı ordusu 15. asırdan itibaren teknolojik gelişmeleri hep takip etmiştir. 1826’dan itibaren başlayan bir batılılaşma sürecinden bahsedilemez. Ama kullandığı askerî teknolojiyi de kendisi üretememiştir. Bu yönde askerî sanayi tesisleri kurulmuştur. Yeni tophane, tüfenkhane, baruthane gibi. Ama ağırlıklı olarak silahlar ithal edilmiştir. Bu da askerî teknoloji noktasında her zaman geriden takib edilmesine yol açmıştır. Bu sorun günümüzde de yeni yeni aşılmakta ve Devlet kendi askeri techizat ve yerli silahını üretmeye başlamıştır. O zamanlar da Devlet’in kendi askerî sanayisini geliştirememesindeki engel ilk başta mâli sıkıntılardır. Silah sanayini geliştirmek isteyen bir ülkenin ekonomisi de güçlü olmalıdır. 1980’lere kadar da Türkiye’nin ekonomisi ziraî ekonomiye dayandığı için yeterince kaynak olmadığı söylenebilir. Bir ülkede askerî teknolojinin gelişebilmesi için fen bilimlerine yatırım yapılması gerekmektedir. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde ise fen bilimlerinin taleb gördüğünü söylemek zordur. Bir diğer faktör de askerî teknolojinin geliştirilmemesi için bir ülkeye doğrudan veya dolaylı olarak müdehale yapılır. Doğrudan müdehalede askerî teknoloji geliştirilmesi yasaklanabilir. Dolaylı müdehaleler ise, bu girişimlerde bulunmak isteyen kişiler muhtelif siyasi yollarla bertaraf edilir. Gerek 19. asır osmanlısı gerek ise cumhuriyette amaç günü kurtarmak olmuştur. Hep tehditler olmuştur ve hep bir an önce bir şeyler yapmak gerekliliği hissedilmiştir. Ve bu gereklilikte birşey yapmak istediğin zaman da askerî uzman, personal hariç techizat, strateji bile yurt dışından getirilir. Asakir-i Mansure de bu tip bir projedir. Çünkü, ordunun ilk talimcileri yabancıdır. Her ne kadar yabancı subaylar komuta kademesinde görevlendirilmemiş olsalar da talimciler yabancıdır. 1830’lardan itibaren yabancı askeri misyonlar gelmiştir. İlk olarak Prusyalı Helmut Von Moltke’nin başkanlığında bir misyon gelmiştir. Arkadan İngiliz, Rus ve Fransız misyonları bunu takip etmişlerdir. Asakir-i Mansure bunun akabinde silah ithalatına başmıştır. İngiltere ambargo uyguladığı için o dönemde Belçika’dan silah getirilmiştir. Bunun yanında Macaristan ve Avusturya’dan tüfek alınmıştır. Özellike II. Abdülhamid döneminde ise eksen Almanya’ya doğru kaymaya başlıyor. Almanya’dan toplar getiriliyor, Amerika’dan mavzer tüfekleri getirilmiştir. Bu durum, I. Dünya Savaşı’nda da devam etmiştir. Cumhuriyet döneminde ise II.Dünya Savaşı’nın bitimine kadar Türkiye silah ithalatına devam etmiştir. II. Dünya Savaşı’nda, İngiliz ve Amerikan techizat ve mühimmat yardımları başlamıştır daha NATO ’ya girmeden önce. NATO’ya girdikten sonra da NATO yardımları başlamış olduğu için, bu yardımlar Türkiye’nin askeri sanayisini geliştirmesinin önüne geçmiştir. Hazır gelen bu yardımlarla, bazen hibe edilen bazen de parayla alınan bu silahlar Türkiye’nin askerî sanayi geliştirmesinin önüne set çekmiştir.

Avrupa’dan gelen yabancı misyonlara Osmanlı neferinin, Osmanlı siyasi elitinin bakışı nasıldı ?

— Osmanlı neferinin, üstünde Müslüman olmayan komutan istemediği ve bu yüzden de onlara pek iyi davranmadığı yabancı gözlemcilerin hatıralarında söylenmektedir. Osmanlı elitinin ise, Gerek II. Mahmud gerek ise Hüsrev Paşa komuta kademelerine kendi subay kadrolarını yerleştirdikleri için, bu yabancı subayları hiçbir komuta görevinde istihdam etmemişlerdir. Prusyalı Von Moltke de bir türlü komuta kademesinde istihdam edilmemiştir. Özellikle Enver Paşa döneminde Almanya ile ittifakdan sonra yabancı subaylar üst düzey komuta kademelerine getirilmeye başlanmıştır. Mehmet Ali Paşa’nın bu noktada ayrıldığı söylenebilir. Mehmet Ali Paşa yabancı subayları komuta kademesinde istihdam etmiştir. Keza Fransa ordusunda fransız olmayanlar, Rus ordusunda da rus olmayanlar komuta kademelerinde  istihdam edilmiş fakat Osmanlı’da I. Dünya Savaşı’na kadar yabancı subay üst düzey görevlere getirilmemişlerdir. Hem erât takımının tepkisi hem de onlara güvenilmemesi bu durumda etkili olmuştur. Bunun yanında da Osmanlı siyasi eliti gücünü paylaşmak istememiştir.

— Yeniçeri Ocağı’nın ilgası ve Asakir-i Mansure’nin ihdasıyla II. Mahmud hedefine ulaşabilmiş midir?

— Eğer dış savaşlar açısından bakılırsa hedefine ulaşamamıştır. Bir defa Rusya ile iki defa ise Mehmet Ali Paşa ile savaş yapıldı ve bunların hepsi kaybedildi. Ama iç siyaset açısından bakılırsa hedefine ulaşmıştır. 1826’dan 1839’a kadar saray devlet yönetiminde otoritesini tesis etmiştir.

— Asakir-i Mansure dahilinde yeni askeri sistemde II. Mahmud’dan sonra ne gibi değişiklikler olmuştur ?

— II. Mahmud’dan sonra askeri teknolojinin her noktasında ithalata devam edilmiştir. Teşkilatta da her dönemde değişiklikler yapılmıştır. Ama en büyük değişiklikler Hüseyin Avni Paşa’nın seraskerliği döneminde gerçekleşmiştir. 1870’den sonra Osmanlı ordusu yeniden yapılandırılır. Kura usulü ile müslüman olan bütün erkekler alınmıştır.

II. Mahmud , Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Büyük Petro’nun kıyaslanma kriteri nedir ?

— 1830’larda ve sonrasında kalem oynayan bir takım Amerikalı ve Avrupalı gözlemciler II. Mahmud’u, Petro ile mukayese etmişlerdir. Büyük Petro’nun Rusya’nın bir nevi Yeniçerisi denilebilecek “Strelitz” adındaki paralı askerleri kaldırdığı II. Mahmud ile mukayese edilmiştir. Mehmet Ali Paşa ve II. Mahmud arasında da bir imaj savaşı vardır. İkisi de Avrupa’ya kimin daha medeni olduğunu kanıtlama yarışı içerisinde olmuşlardır. II. Mahmud’un Petro’dan farkı; II. Mahmud, Petro gibi Avrupa askerî birlikleri, tersaneleri gezmiş değildir. Askerî strateji konusundaki bilgisi yetersizdir. Mehmet Ali Paşa’nın II. Mahmud’dan  farkı da Mehmet Ali Paşa yabancı subayları komuta kademesinde istihdam ederek daha etkili bir ordu oluşturmuştur. Osmanlı ise bu yola gitmemiştir. II. Mahmud’un bir stratejist ve bir komutan olduğu söylenemez. Ama iyi bir siyasetçi olduğu söylebilir.

Askeri tarih çalışmalarının yaygın olmamasının sebepleri nelerdir ?

— Bu çalışmalarının az olmasının sebebi, yakın zamana kadar üniversitelerin askeri tarih çalışmalarını, ordu mensuplarına ve Genel Kurmay bünyesindeki askeri tarih bilimlerine bırakmış olmasıdır. Yaklaşık son 10 – 15 senede başta yabancı araştırmacılar olmak üzere bir ilgi başlamıştır. Artık Türkiye’deki araştırıcılar da bu konuya eğilmeye başlamışlardır. Askerî tarih teknik bilgi gerektiren bir alandır. Her zaman her tarihçiye cazip gözükmemektedir. Son 20 – 30 senede Amarika’da, İngiltere’de ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde askeri tarih harb tarihi olmaktan çıkıp harb-ordu-toplum ilişkileri üzerine yoğunlaşıldı. Artık sadece belli başlı muharebelerin toplum üzerine etkisi, siyaset ordu ilişkileri, ekonomi savaş ilişkileri üzerinde çalışabilecekleri çok geniş bir yelpazeye sahip duruma geldiler. Teknoloji, biim ve diğer sosyal bilimler felsefe, sosyoloji gibi alanlardan da beslenmektedirler. Türkiye’deki tarihçilik geliştikçe, dalları arttıkça ve gelecek tarihçiler yani genç nesil bu konulara ilgi duydukça askeri tarihçilik  Genel Kurmay  askeri  bilimlerinin geleneksek anlayışından çıkıp yeni anlayışa geçmesiyle hem de üniversitedeki tarihçilerin bu konuya daha fazla ilgi duymasıyla askeri tarihçiliğin daha iyi bir noktaya geleceği umuluyor.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ