GENÇ CUMHURİYET’İN TIBBİYELİSİ OSMAN CEVDET ÇUBUKÇU’NUN HAYATI VE TÜRKİYE’DE İLK FİZİK TEDAVİNİN VE REHABİLİTASYONUN KURULUŞU

Özgür Büyüksolak

Yazarın şu ana kadar yazılmış 36 makalesi bulunuyor.

ÇUBUKÇUZADE OSMAN CEVDET’İN GENÇLİK DÖNEMİ

1895 tarihinde Ankara’da doğmuştur. Bu dönemde Ankara önemli bir ticaret merkeziydi. Tiftik ticaretinden olayı zengin bir şehirdi ve nüfusu fazlaydı. Türk nüfusu oldukça fazlaydı. Hacı Kerim Kınacı’nın kızı Sıdıka ve Çubukçuzâde Mustafa Kâzım’ın ilk çocukları olarak dünyaya geldi. 3 kız 3 erkek kardeşi oldu. Ancak iki kardeşi küçük yaşta öldü. İki kardeşinin küçük yaşta ölmesinden etkilenin Osman Cevdet büyüyünce hekim olmayı düşündü. Fakat babası devlet memuruydu ve oğluna iyi bir eğitim verecek durumda değildi. Ayrıca en büyük oğlunun da yanında ayrılmasını istemiyordu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da yaptı. Ankara İdadisi’ni bitirdi. Burada Meşrutiyet’in ilanıyla beraber arkadaşlarıyla siyasî konuşmalarda bulunmuş Meşrutiyet karşıtı hocanın dersine girmeyi reddederek arkadaşlarıyla Ruh-i Vatan isimli bir cemiyet kurmuşlardı. İdadiyi birincilikle tamamladı ve geleceğiyle ilgili net kararını verdi. Doktor olacaktı. Babası ilk başta karşı çıktı. Fakat Paşa lakaplı ticaretle uğraşan amcası İbrahim Bey, Osman Cevdet’in İstanbul’da Tıp okumasına destek olma sözü verdi. Bu destekle dönemin tek tıp okulu olan Darülfünun Tıp Fakültesi giriş sınavlarına katıldı. Okulun sivil kanadını kazandı ve doktor olma yolunda ilk adımını attı.

 

OSMAN CEVDET TIP FAKÜLTESİ’NDE

Osman Cevdet İstanbul’a geldiğinde amcası İbrahim Bey’in yanına yerleşti. İbrahim Bey yeğeniyle oğlu gibi ilgilenmiş, iyi yetişmesine özen göstermişti. Osman Cevdet amcasına olan minnetini yıllar sonra oğluna amcasının adını koyarak gösterdi.

Okulun ilk günlerinden itibaren Osman Cevdet okulu sevdi. Tıp eğitimi yanında Fransızca, Almanca ve spor eğitimi veriliyordu. Öğrenciler arasında büyük bir dayanışma vardı. İstanbul dışından gelenlere destek oluyordu öğrenciler.  Tıbbiyelilik ruhu herkesi sarıyor, vatan  sevgisi öğrencilere aşılanıyordu. Özgürlükçü düşüncelerin yaygın olduğu bir ortamdı burası ve bu düşüncelere Osman Cevdet Ankara İdadisi’nden alışıktı.

Balkan Harbi’nden dolayı tıbbiye eğitime ara verdi. Haydarpaşa binası 1300 kişilik bir hastaneye dönüştürüldü. I. Dünya Savaşı yıllarında öğrencilik hayatı iyice zorlaştı. Bütün öğretim görevlileri askere alındı. Öğrenciler de cepheye asker tedavi etmek için koştu. Osman Cevdet tabib muavini vazifesiyle çalıştı. İstanbul’da 16 geçici hastane kuruldu ve öğrenciler buralara dağıldı ve çalıştılar.

Osman Cevdet 1918’de fakülteyi bitirdi ve doktor olabildi.

 

MÜTAREKE YILLARINDA TIP FAKÜLTESİ

Mütareke döneminin kötü günleri Tıbbiye’yi de vurdu. Mondros Ateşkes Antlaşması ile beraber İstanbul limanına İngiliz donanması demirlemişti. Bu durum Tıbbiye’den görünüyor ve görenleri tedirgin ediyordu. İngilizler Aralık 1918’de Tıbbiye’yi kışla haline getirmeye çalıştılar. Fakat okul dekanı Akil Muhtar Özden binanın bir kısmının da olsa Tıbbiye olarak hizmet vermesi konusunda İngiliz komutanını ikna etti. Buna karşılık işgalci güçlerin 4 Fransız doktoru okulda görevlendirilmesi istendi. Askerî Tıbbiye’ye alınacak öğrenci adedi 30’a düşürüldü. Çünkü Askerî Tıbbiye’nin ihtilalci tarafından hala çekinilmekteydi. Ocak 1919’da Tıbbiye binasının büyük bölümüne işgalciler yerleşti. Gülhane Hastanesi işgalcilerin hastanesi haline getirildi.  Tıbbiyeliler de Anadolu’ya gidip direnişe katılmaya başladılar. Okulun işgalinden 2 ay sonra 14 Mart’ta, Tıbbiye’nin kuruluş yıldönümünde, bir miting düzenlendi ve 14 Mart Tıp Bayramı ilan edildi.

Milli Mücadele döneminde ülkede doktor sayısı çok azalmıştı. Yine de Süleyman Numan Paşa, Refik Saydam, Dr. Adnan Adıvar çalışmalarıyla Anadolu’da bulaşıcı hastalıklarla mücadele ettiler.

Mustafa Kemal Samsun’a çıktıktan sonra Tıbbiye de işgale karşı olduğunu açıkça ifade etmeye başladı. 16 Mar 1920 günü Haydarpaşa binasının iki kulesine büyük bir Türk Bayrağı asıldı. Bu hareket işgallere bir tepki niteliğindeydi.

Rıza Tevfik, Cenab Şahabeddin, Ali Kemal gibi kimseler Milli Mücadele’ye karşı olsalar da Tıbbiyeliler genel anlamda Milli Mücadele’ye büyük katkı sağlamışlardır.

 

MİLLİ MÜCADELE’DE ANKARA: OSMAN CEVDET’İN AİLESİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’YI DESTEKLİYOR

İtilaf Devletleri’nin Anadolu’ya işgalinden Ankara da nasibini almıştı. Aralık 1918 – 22 Mayıs 1919 arası İngiliz – İskoç – Fransız birliklerinin işgali altında kalmış, Ankara Valisi Muhiddin Paşa da işgalcilerle iş birliği içerisine girdi. Ali Fuat Paşa Ankara’da halk arasında vatanseverlerle iletişim kurmaya çalışırken Börekçizâde Rıfat ile tanıştı. Börekçizâde Rıfat, Osman Cevdet’in teyzesinin kocasıydı. Halkın tanıdığı sevdiği bir aydındı. Beyazıt Medresesinde okumuş 1907’de Ankara müftüsü olmuştur. Ali Fuat Paşa Ankaralı vatanseverlerle yaptığı gizli bir toplantıya Osman Cevdet’in dayısı Kınacızâde Şakir Bey, akrabalarından Hanefizâde Mehmet Bey, Kütükçüzâde Ali Bey, Ademzâde Ahmet Bey ve Hacı Atıf Efendi katıldılar. Bu toplantının öncülüğünü yapanlar kısa süre içinde Ankara Müdafa-yı Hukuk Cemiyeti’ni kurdular. Telgrafhanede görevli olan Mektupçu Halet Bey şifreli ve gizli telgrafları Ali Fuat Paşa’ya ulaştırmaya başladı. Ali Fuat Paşa da bu gelişme ve bilgileri Mustafa Kemal Paşa’ya gönderiyordu. Vali Muhiddin Paşa bu örgütün kuruluşunu haber alır almaz İngiliz Muhipleri  Cemiyeti adında bir cemiyet kurdurdu. Ankaralı öğretmen ve subaylar Azm-i milliye ve Kuva-yı milliye isimli iki ayrı gizli dernek kurarak düşmana karşı direnme fikrini güçlendirmeye çalıştılar.

Vali Muhiddin Milli Mücadelecilerin önderlerinden sayılan Kınacızâde Şakir Bey, Aktarzâde Sadullah, Bulgarzâde Mehmet, Hacı Bayram Şeyhi Şemsettin Efendi ve Hanefizâde Mehmet Bey’i tutuklayarak yargılamak için İngiliz Divan-ı harbine gönderdi. Gizlice kaçan önderler Ankara’ya dönmeyi başardılar. Bu gelişmeler üzerine Ali Fuat Paşa görevden alındı. Bunun üzerine Rıfat Börekçi bir miting düzenledi ve işgalcilerden kurtulmak için gönüllüler alayı kurulması gerektiğini ilan etti ve kendisinin de bu alaya yazıldığını söyledi. Bu mitingle Ankara’nın Milli Mücadele’de Mustafa Kemal’in yanında yer alması netleşti. Valinin ise istenmediğinin İstanbul’a bildirilmesi, yakalanması gerekirse de öldürülmesi kararlaştırıldı. Bu iş için Rıza ve Kara Sait çeteleri görevlendirildiler. Çeteciler valinin sadık adamları gibi görünüp valiyi kaçırıp Sivas’a Mustafa Kemal’in yanına getirdiler.  Diğer yandan Ankara merkezden bağımsız bir yerel yönetim oluşturmuş, İstanbul’dan Ankara’ya yollanan yeni valiyi Eskişehir’e geri göndermiştir. Ankara’nın işgale ve işbirlikçilere karşı tutumu Mustafa Kemal’in burayı merkez seçmesinde önemi büyüktü.  Bu yeni yönetim TBMM’nin açılmasına kadar ülkeyi yönetti.

27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal’i ve arkadaşlarını şehir halkı adına Rıfat Hoca, Kınacızâde Ali Bey, Hanefizâde Mehmet, Toygarzâde Naşit Bey ve Hatipzâde Ahmet Bey karşıladı. Mustafa Kemal v e arkadaşlarının paraya sıkıştığını gören Rıfat Börekçi dostlarından topladığı 1000 lirayı Mustafa Kemal Paşa’ya getirmiş ve Orduya Yardım Komitesi isimli bir kuruluş kurarak Kuva-yı Milliye’nin ihtiyaçlarını karşılamak için yardım etti. Osman Cevdet’in kardeşi Arif Bey tek başına 200 lira katkı sağladı. Daha sonra TBMM’de üç dönem millet vekili oldu

Bu gelişmelerden ürken İstanbul Hükûmeti  şeyhülislama Milli Mücadele’yi destekleyenlerin öldürülmesinin sevap olduğuna dair bir fetva yayınlattı. Rıfat Börekçi ise vatan için savaşanların şehit ve gâzi, işbirlikçilerin hain sayılacağı ifadelerini içeren karşı fetva verdi.  Bu fetva üzerine Damat Ferit Mustafa Kemal ve Milli Mücadele’nin önemli liderlerini idama mahkum etti. Bunlara rağmen Ankaralılar sonuna kadar  Milli Mücadele’ye katkı vermeyi sürdürmüşlerdir.

 

AKLİYE-ASABİYE İHTİSASI

Fakültesi bitirdikten sonra pek çok hekimin tercih etmediği bir yolu tercih edip daha fazla öğrenmek ve kendini yetiştirmek için ihtisas yapmaya karar veren Osman Cevdet dönemin önemli nörologların başında olan ve Türkiye’de nörolojinin tanınmasını sağlayan Dr. Hilmi Kadri Bey’in nöroloji polikliniklerine katılmıştı. 1920’li yıllar beynin işlevi yeni bir uğraş alanıydı. Beyin ve sinir sisteminin bilim olarak ele alınma dönemi başlıyordu. Bu konu Osman Cevdet’in öğrenciliğinden beri ilgilisi çekmekteydi. Bu dönemde  Tıp Fakültesi Seririyat-ı Akliye ve Asabiye’nin şeri Prof. Raşit Tahsin Bey’di. Almanya’da eğitim görmüş kendisini yetiştirmiş bir hekimdi. Hayatını nöroloji dalının gelişmesine adamış, bu konuda dersler vermiş ve hasta tedavi etmeye başlamıştır. 1908’de Tıp Fakültesinde bu bahsedilen dal Raşit Tahsin Bey tarafından kurulmuştu. Bu alanda yapılan dersler Osman Cevdet’te nöropsikiyatri alanında ihtisas yapma arzusu uyandırdı. İhtisas yapma arzusunu kendisini okutan amcası İbrahim Bey’e açmış, amcası bu işe çok sevinmiş ve onu desteklemeye devam etmeye karar vermişti. Dr. Raşit Tahsin Bey’in yanında asistan oldu. Kendisini bir asistan olarak sevdirmeyi başardı. Hocası Raşit Tahsin’in yaşı ilerleyip ders anlatmakta zorlanınca dersleri bıraktı. 1924’te onun yerine  Dr. Mustafa Hayrullah girmeye başladı. Bu defa da Mustafa Hayrullah Bey’in asistanı ve çalışma arkadaşı oldu. İkisi de psikiyatriden çok nöroloji ile ilgilenmek istiyorlardı. Beraber tıp hakkında sohbetler yapıp, fikir alışverişinde bulunuyorlardı. Dostlukları uzun yıllar devam etti.

 

GENÇ TÜRKİYE CUMHURİYETİ VE OSMAN CEVDET’İN YENİ ARAYIŞLARI

5 yıllık bir ihtisas sürecinin ardından Osman Cevdet öğretim üyeliğine atanmış, yapılan bir sınava girip doçent olmuştu. Bununla beraber mesleğiyle ilgili yenilikleri sürekli takip ediyordu. Yurt dışına gidip mesleğiyle ilgili yenilikleri öğrenip ülkesinde uygulamak istiyordu. Bu gelenek II. Mahmut’un öğrencileri yurtdışına göndermesinden beri gelmekteydi.

Nöroloji alanında tedavi yöntemleri çok gelişememişti. Elektrik icat edildiğinden beri tedavi olarak kullanılamıyordu. Elektriğin kullanımı için araştırmalar yapılıyordu. İlk defa Londra’da 1847’de elektrik dersleri verilmeye başlanmıştı. 1867’de “Elektriğin Tıpta Kullanılışı” isimli kitapla tedavi yöntemi ortaya konulmuş, 1892’de ilk tedavi ile de elektrikle tedavi yaygınlaşmaya başlamıştı. Osmanlı Devleti’nde de 1896’dan itibaren elektrikle tedavi dersleri verilmekteydi. Bu dersi ilk olarak Dr. Raşit Tahsin ve Dr. İsmail Ali anlatmaya başlamıştı. Osman Cevdet de asistanlığı sırasında hocasında ilham alarak bu konuyla daha fazla ilgilenmeye başladı.

Diğer taraftan ülkede masaj ve hareket tedavisi de bilimsel temellerden yoksun şekilde yapılmaktaydı. Bu tedavi yönteminin dersini veren ilk kişi de Dr. İzzet Emin Bey’di. Aynı zamanda Guraba Hastanesi’nde hasta bakmaktaydı. Hatta Ahmet Mithat Efendi’yi de masaj yöntemiyle tedavi etmiş, Ahmet Mithat Efendi de Servet-i Fünun dergisinde Dr. İzzet Emin Bey’in başarılarını anlatan bir yazı kaleme almıştır.

Dr. Osman Cevdet ihtisasını tamamladığı yıllarda masaj ve hareket tedavilerine olan ilgi giderek artıyordu. Modern ilaçlar henüz geliştirilmemiş olduğu için masaj ve elektrikle tedavi umut verici yöntemler olarak görülüyordu. 20. Asrın ilk yarısında Fransa’da fizikoterapi denilen bir alan doğmuş ve bağımsız uzmanlık alanı olmuştu. Asistanlığı süresince nöroloji ve psikiyatri dalının yetersizliğini gören Osman Cevdet bu yeni ortaya çıkan fizikoterapi dalıyla ilgilenmeye başladı. Bu dönemde önünde bir kapı açıldı. Fransa hükûmeti Darülfünun’un seçeceği üç genç hekime Paris’te ihtisas yapmaları için burs verecekti. Bunu öğrenen Osman Cevdet yurtdışına gidip fizikoterapi öğrenip ülkesinde uygulamaya karar verdi. Böylece bursa başvurdu ve kazandı. üç yıllığına Paris’e gitti.

 

PARİS’TE FİZİK TEDAVİ İHTİSASI

Osman Cevdet Fransa’da üç yıl süren tahsili boyunca Paris’te dönemin Tıp Fakültesi nöropsikiyatri hastanesi olan Pitie-Salpetriere Hospital ve Hotel Dieu’de çalıştı. Burada fizikoterapi ve romatoloji ihtisasları yaparken dünyada bu konunun öncüleri olan Prof. Dr. d’Arsonval ve Prof. Dr. Bourguignon’un öğrencisi oldu. Osman Cevdet dünyanın en iyi hastanelerinde ve en kıymetli bilim insanlarıyla çalışmaktan büyük keyif alıyordu. Türkiye Cumhuriyeti ekonomisi kısıtlı olduğu için öğrencilerine yardım gönderemiyordu. Ailesinin de durumu malum olduğu için Osman Cevdet’e yardım etmesi mümkün değildi. Öğrenciler bursların zamanında ödenmediğinden şikayet ediyorlardı. Küçük bir odaya yerleşmişti. Zorluklara karşı direniyor, bulundukları ülkedeki yöntemlerin ülkelerine taşımak için çalışıyorlardı. Paris Tıp Fakültesi’nde dahiliye, romatoloji ve fizikoterapi öğrenmeye başladı. Bir yandan da masaj kurslarına katılıyordu.

Dr. Osman Cevdet Çubukçu, öğrendiklerini paylaşmak ve gelişmeleri ülkesine aktarmak ihtiyacı hissediyordu. 1928 başında “Fizyoterap’deki Bazı Güncel Konular” adlı ilk kitabını Paris’te Fransızca olarak yazdı, bastırdı ve Türkiye’de dağıtımını sağladı. Kitap elektrik akımıyla teşhisi anlatarak başlıyor, romatoid artrit, gut ve çeşitli cilt hastalıklarında iyonizasyon yöntemiyle çeşitli ilaçların ciltten vücuda sokulmasını tarih ediyor, ultraviyole, enfraruj, diametri, mesaj ve hidroterapinin mekanizma ve tedavide kullanımlarını da ayrıntılarıyla açıklıyordu. Bu kitap Fransız hekimler tarafından da uzun yıllar okunmuştu. Bu kitap çalışmalarının ilki oldu. 25 kitap 87 makale ile bilim hayatını tamamlamıştır.

 

YURDA DÖNÜŞ VE TÜRKİYE’DE FİZİK TEDAVİ’NİN KURULUŞU

Dr. Osman Cevdet Çubukçu 1928 yılının Ekim ayında Türkiye’ye dönerek Darülfünun Tıp Fakültesi’nde  Fizikoterapi Enstitüsü’nü kurdu. Ders vermeye ve hasta bakmaya başladı. Böylece Haydarpaşa’dan sonra ilk defa Tıp Fakültesi’nde de okutulmaya başlandı.

İstanbul’a dönüşünce okula yakın olmak için Üsküdar tarafında bir eve yerleşti. Haftasonlarını  Müdürdar’daki kız kardeşi Halime Aktar’ın evinde geçiriyordu. Hayatı boyunca yakın dostlarından birisi olan yeğeni Memduh dayısını hep kitap okurken görüyordu.

Kurduğu Fizyoterapi Enstitüsü’ne bazı yeni fizik tedavi aletleri aldırabilmiş, Raşit Tahsin’in eskiden kullandığı aletlerin bir kısmını da kendisi tamir etmişti. Bu sayede bir fizyoterapi laboratuvarı oluşturmuş, Paris’ten getirdiği modern yöntemleri hastalarına uygulamaya başlamıştı. İki adet düz akım veren alçak frekanslı elektrik akımı aleti olan Galvani-Faradi cihazı, biri aynı anda dört hastayı tedaviye alacak kapasitede iki adet diatermi cihazı, bir Oudin uzun dalga diatermi cihazı, iki adet tüm vücut ultraviyole cihazı, üç adet ultraviyole lambası, bir adet enfaruj lambası, iki adet beyaz ışık banyosu, iki adet titreşimli masaj aleti ile donattığı laboratuvarında  her gün hasta tedavi ediyordu. Henüz ameliyatlar ve ilaçlar gelişmediği için her türlü sağlık problemine fizik tedavi yöntemiyle çare aranıyordu.

Bu dönemde Tıbbiye hocaları halk arasında yerleşmiş ön yargıları, batıl inançları aşıp insanları eğitmeyi kendilerine görev bilmişlerdi. Dr. Osman Çubukçu yeni yaygınlaşmaya başlayan deniz ve güneş banyolarının insan üzerinde etkilerini halkında anlayabileceği şekilde bir kitap haline getirdi. Daha sonra masaj ile ilgili bir kitap yazdı.1931 yılında asistanlar ve tıp öğrencileri için çok faydalı olan “Elektrik ve Ziya” isimli eserini yayımladı. Bu kitap 8 kitaplık bir fizik tedavi dizisinin ilkiydi. Bunu, 1933’te “Masaj ve Hareket Tedavisi”, 1934’te “Su ile Tedavi”, 1935’te “Diatermi ve Kısa Ondlarla Tedavi”, 1937’de  “Kronik Romatizmalar ve Fizik Tedavileri”, 1939’de “Omuz Romatizmaları ve Fizik Tedavileri”, 1942’de “Mafsal Dışı Romatizmalar ve Fizik Tedavileri” kitapları izledi. Bu kitap serisi fizik tedavi uygulanan hastalıklar hakkında bilgi ve hastalıkların tedavilerini ihtiva ediyordu.

Fizikoterapi Enstitüsü’ne yataklı klinik getirilmemişti. Osman  Cevdet hastalarına tanı koyuyor ve ayakta tedavi ediyordu. Enstitü’nün ünü giderek artıyordu. Ülkenin dört bir yanından hastalar tedavi olmaya geliyordu. Yataklı klinik olmaması büyük bir sıkıntıydı, bu yüzden hastalarına yetişemiyor, kitaplarını yazamıyor geç saatlere kadar daktilo başında kalıyordu.

 

ÇUBUKÇU’NUN İLK ASİSTANI HAMDİYE MARAL VE TÜRKİYE’NİN İLK KADIN DOKTORLARI

Doç. Dr. Osman Cevdet Çubukçu, Fizikoterapi Enstitüsü’nde tek başına yüzlerce hasta muayene ve tedavi edip bir yandan da fizik tedavi kitapları hazırlarken Tıbbiye’nin ilk kadın mezunlarından, eski öğrencisi Dr. Hamidiye Meral ziyaretine geldi. Hamidiye Meral, Osman Cevdet ile beraber Fizikoterapi Enstitüsü’nde asistan olarak çalışmak istiyordu. Osman Cevdet bunu memnuniyetle karşıladı ve kadınların üniversite hayatında yer almaları için destek veriyordu.

Dr. Hamidiye Meral, Türkiye’de kadınların doktor olabilmek için verdikleri büyük mücadelenin öncülerindendi. Osmanlı İmparatorluğu’nda  kadınların eğitim hayatına katılması 1858’de İnas Rüştiyesi’nin açılmasıyla başlamıştı. Bu kurumda yetişen kadınlar iş hayatına da atılmış, iptida ve rüştiyelerde öğretmenlik de yapmaya başladılar.

Ülkede kız öğrencilerin Tıp Fakültesi’ne alınmadığı zamanlarda hekim olmakta direnen iki genç kadın, Safiye Ali ve Fatma Reşit, yurtdışında eğitimlerini tamamlayıp doktor olmuşlardı. Safiye Ali beş dil bilen iyi eğitimli bir kadındı. Robert Kolej Tıp Fakültesi’nde kadın hastalıkları ve doğum hocası oldu. Fatma Reşit ise Fen Fakültesi Biyoloji bölümüne başlamış, daha sonra bir tesadüf eseri tanıştığı bir adam Rockefeller adına burs vererek Amerika’da tıp eğitimi almasını sağladı. Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı oldu. 1926’da ülkeye dönerek hayatının sonuna kadar doktorluk yaptı.

1924 yılında Robert Kolej Tıp Fakültesi kapanmış, burada eğitimi yarım kalan öğrenciler, Haydarpaşa Tıbbiyesi ve yurtdışındaki çeşitli okullara devam ederek eğitimlerini sürdürdüler.

Bu sıralarda Darülfünun’daki çeşitli fakültelerde okuyan kız öğrenciler, hocaları ve yöneticileri kız öğrencilerin tıp fakültesine alınması konusunda ikna etmeye çalışıyorlardı. Ömer Besim Paşa’nın hayretleriyle 1922 Eylül’ünden itibaren Tıp Fakültesi’ne kız öğrenciler alınmaya başlandı. Düşünülenin aksine kadavra ve anatomi çalışmalarında erkeklerin kısa sürede saygılarını kazandılar.

Tıp Fakültesi’ne giren ilk kadın adaydan biri 21 yaşında 4. sınıfta iken veremden öldü, üçü ise eğitimi bıraktı. 1928’de altı genç kadın hekim mezun oldu. Bunlardan Hamidiye Meral, Osman Cevdet Çubukçu’nun yanında Fizik Tedavi ihtisası yaptı. Dr. Müfide Küley ise tıp fakültesinde yükselerek iç hastalıklar profesörü oldu.

 

TIP FAKÜLTESİ’NDE DEĞİŞİM SANCILARI VE 1933 ÜNİVERSİTE REFORMU

Darülfünun Tıp Fakültesi, Mütareke ve Milli Mücadele yıllarında geri kalmıştı. Öğrenciler Abdülhamid döneminden beri siyasetle uğraşmaktaydı. Üniversiteye ayrılan bütçe 1929 kriziyle iyice daralmıştı.  Kitap ve dergi sirkülasyonu durmuştu. Aynı zamanda yeni kurulan devletin yeniliklerinin de yerleşmesi ve yeni düzenin üniversitelere de yerleştirilmesi gerekiyordu.  Atatürk’ün emriyle 1930’da  Darülfünun’u bir dünya üniversitesine dönüştürmek için çalışmalara başlandı. Uzun araştırmalardan sonra Cenevre Üniversitesi eski rektörü patoloji profesörü Albert Malche davet edildi. Prof. Malche 1932 başlarında Türkiye’ye geldi ve çalışmalarına başladı. Fakülteleri klinikleri ziyaret etti. Laboratuvarları, seminerleri ve kütüphaneleri gördü. Politikacılarla, profesörlerle, idarî memurlarla ve öğrencilerle görüştü. Elde edilen neticeleri değerlendirmek için 29 Mayıs 1932’de hükûmete sundu. Daha sonra Darülfünun’un İstanbul Üniversitesi’ne dönüşme sürecini yönetti. Alman mülteci profesörlerin çağırılması ve görevlendirilmesinde yer aldı.

Üniversite reformu için gereken kanunlar hızla çıkarıldı. Ancak çeşitli branşlarda çalışacak Türk hoca bulmak zordu. Avrupa’dan hoca getirilmesine karar verildi. Tam da bu dönemde Hitler iktidara gelmiş, sol görüşlü hocalar büyük sıkıntı içine girmişti. Bu hocalar ülkeden kaçmaya başladılar. Bunlardan birisi de patoloji profesörü Schwartz’dı. Türkiye’ye geldi ve görüşmelere başladı. Onu takiben toplamda 147 bilim insanı Türkiye’ye gelerek üniversitenin kuruluşunda görev aldı.

1933’te yapılan bu reformları Dr. Reşit Galip yönetiyordu. Dr. Reşit Galip öğrencilere hazır bilgiler verilmesi yerine bilimsel düşünme tarzının öğretilmesi taraftarıydı. Profesör öğrencilere araştırma ve öğrenme heyecanını aşılamalı ve bu heyecanı canlı tutmalıydı.

Bu arada üniversitede bir huzursuzluk vardı. Darülfünun’un kapatılacağı dedikoduları dolaşmaktaydı. Osman Cevdet de bu söylentilerden rahatsızdı. 31 Temmuz 1933 tarihinde bir mektup aldı. Mektupta Darülfünun’un kapatıldığı ve bütün öğretim üyelerinin işine son verildiği yazılıydı. Bu mektup diğer meslektaşlarına da yollanmıştı. Osman Cevdet bunun bir geçiş süreci olduğunu anladı. Daha sonra aldığı ikinci bir mektupta da yeni açılacak tıp fakültesinin kurucu kadrolarına seçildiği bildirildi. Böylece Fizik Tedavi alanının Türkiye’deki tek doçenti olarak çalışmalarına devam etti.

Reform esnasında ana kütüphane düzenlendi ve her enstitü için ayrı bir kütüphane kuruldu.  Bir satın alma komisyonu kurularak enstitülere gerekli araç gereç satın alındı. Fakültenin Çapa’daki binalarından birinin bodrum katına Türkiye’nin ilk deneysel araştırma enstitüsü kuruldu.  Önce Dr. W. Caqueur ve sonrasında Prof. Reimann tarafından yönetilen bu merkezde hayvan deneyleri yapılmaya başlandı. Günümüzde bu yer “Deneysel Tıp Araştırmaları Merkezi(DETAM)” olarak hizmet vermektedir.

Reform dönemi ne kadar sancılı olsa da tıp ve diğer fakültelerde önemli atılımlar yapılmış, İstanbul Üniversitesi dünya çapında bir üniversite yapılmaya çalışılmıştır.

 

TIP FAKÜLTESİ YENİDEN YOLLARDA: TALİHSİZ BİR TAŞINMA

Üniversite reformu ile birlikte Tıp Fakültesinin Haydarpaşa’dan İstanbul tarafına taşınması gündeme getirilmişti. Taşınmaya taraftar olanlar ve taşınmaya karşı olanlar olmak üzere iki grup vardı. Taraftar olanlar, burasının tıp fakültesi için uygun olmadığını, burasının aslında askeri yatılı okul olarak yapıldığını, kliniklerinin ve anatomi odalarının uygunsuz yerleştiği, şehrin uygunsuz bir yerinde yer aldığını iddia ediyorlardı. Asıl amaç parası olan İstanbullu zenginleri hastaneye rahatça çekebilmekti. Taşınmanın karşısında olan ise burasının milyonlarca altına mal olduğunu, buradaki eşyaların bu binaya göre yapıldığını başka bir binaya taşınmanın büyük masrafa yol açacağını söylüyorlardı. Fakültenin ulaşımının kötü olmadığını, bu kadar büyük bir kompleksi kaldıracak başka bir bina olmadığını da ifade ediyorlardı. Böyle düşünen hocalara göre hastaların azlığının sebebi bazı öğretim üyelerinin görevlerini ihmal etmesi, derslere ve kliniklere zaman zaman gelmemeleriydi.

Sonuçta üniversite Rumeli yakasında 9 farklı binaya bölünecek şekilde taşındı.  Fizik Tedavi bölümünün bulunduğu Radyoterapi Enstitüsü Vakıf Gureba Hastanesi’ne taşındı. Bu karar özellikle muayenehaneci hocalar tarafından alınmıştı. Bölünmede hastane olarak Vakıf Gureba, Haseki, Şişli Etfal, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları, Cerrahpaşa ve Çapadaki binalar seçildi. Adli Tıp Eğitimi için Sultanahmet’te bir bina, Temel Bilimler Eğitimi için Beyazıt’ta mütareke döneminin en meşhur hapishanesi olan Bekirağa Bölüğü ve eski Maliye Bakanlığı binası, Dekanlık içinse İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ndeki birkaç oda kullanıldı. Öğrenciler derslere yetişmek için binadan binaya koşmaya ve uzun yollar yürümek zorunda kaldılar. Taşınan hastanenin bir kısmının sağlık bakanlığı, bir kısmının da vakıflar tarafından idare edilmesi nedeniyle eğitimde rahatlık sağlanamadı. Tıp Fakültesi’nin tamamına yetecek bir bina yıllardan bulunamadı.

 

FİZİK TEDAVİ KLİNİĞİ’NİN GELİŞİMİ

Doç. Dr. Osman Cevdet Çubukçu 1937 yılında profesör olmuştu.1943’te Tıp Fakültesi’nin bazı klinikleri Çapa’daki eski Tütün Rejisi binalarına taşındı. Bir süre sonra Osman Cevdet Çubukçu’nun uzun zamandır düşündüğü yataklı klinik kurma projesi gerçekleştirildi. Böylece 1945’te ülkemizin ilk yataklı fizik tedavi kliniği kuruldu. On beş yıldır oluşturmaya çalıştığı eğitim ortamına kavuşan Çubukçu hoca her sabah 8’de kliniğe geliyor, asistanları ve öğrencileriyle birlikte yatan hastaların vizitesini yapıyor, tedavi salonlarını dolaşarak cihazları kontrol ediyor, sonra poliklinik salonlarına inerek asistanlarıyla beraber hasta muayene ediyordu. Poliklinik büyük bir salondan yapılır, asistan ve uzmanlar birbirinden ayrı küçük odalarda hasta muayene ederlerdi. Salonun girişinin karşısındaki genişçe odada ise Çubukçu oturur, içeri giren hastayı önce kendisi görür, kısa bir değerlendirmeden sonra uygun bulduğu bir asistan veya uzmana devrederdi. Teşhis ve tedavisinin zor olacağını düşündüğü hastaları bizzat kendisi muayene eder, asistanlara göstererek öğretirdi.

Tüm fizik tedavi cihazlarının kullanımını iyi bilen Çubukçu aletleri de bozulduklarında bizzat kendisi tamir ederdi. Asistanları teker teker o cihazların başına oturtur cihazlarla hasta tedavi etmeyi bizzat öğretirdi. Hayatı boyunca asistanların mükemmel hekimler olarak yetişmeleri için çaba harcamışlardı. Hocalar aynı zamanda bütün polikliniğin idaresinden de sorumluydu. Bu yüzden Çubukçu yaptığı işlere ek olarak hemşire ve hastabakıcıların çalışmalarını da denetlerdi. Viziteye çıkılırken kıdem sırasına göre önde Çubukçu, arkasında doçentler, sonra uzmanlar ve kıdem sırasına göre asistanlar, bunların arkasından da başhemşire ve hemşireler giderdi.

Tıp öğrencilerine Salı akşamları 16:30’da ders anlatırdı. Elinde refeks çekici, cebinde hiç eksik etmediği beyaz mendilleriyle, derse hasta getirerek deneyimleriyle ders anlatır sınır hınca hınç dolardı.

1940’lı yıllarda futbolcular ve valeybolcular da Osman Cevdet’in hastaları arasında girdiler. Bunun yanında ününden dolayı birçok hastası vardı. Atatürk’ün eşi Latife Hanım, İsmet İnönü de Osman Cevdet Çubukçu’nun hastaları arasındaydı.

Cumartesi günleri İstanbul Üniversitesi’nin rektörlük binasında Profesörler Kurulu toplanır, üniversitenin sorunları tartışılır ve karar alınırdı.

Her ayın ilk Çarşamba günü  akşamüzeri İstanbul’daki bir avuç fizik tedavi doktoru Osmanlı döneminden kalan ve şimdiki adıyla Türk Tıp Cemiyeti’nde toplanırdı. Burada doktorlar birbirleriyle bilgi alışverişinde bulunur, yurtdışında gördükleri uygulamaları birbirlerine anlatırlardı. Bu toplantıları bazen dahiliyeci ve kadın doğum doktorları da katılır, sunmak istedikleri bilgi varsa onu sunarlar veya bir hastasıyla ilgili görüş sorarlardı.

Böyle sıkı ve yoğun bir çalışma hayatıyla doktorluk ve hocalık mesleğini icra eden Çubukçu, bu kliniklerde nice hocalar nice kıymetli doktorlar yetiştirmiş, nice insanların derdine deva olmuştu.

 

REHABİLİTASYON’UN KURULUŞU

1950’li yıllarda ciddi bir çocuk felci salgını başlamıştı. On binlerce çocuk ömür boyu engelli kalma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bu yüzden disiplinler arasında bilgi alışverişi gerekiyordu. Osman Cevdet bunun farkına vardı ve çocuk hekimleri, ortopedistler ve hatta mikrobiyolojlarla bir araya gelerek ilk çok disiplinli çocuk felci panelini düzenledi. Bu panelde çocukluk dönemi sakatlıklarının tedavisiyle ilgili ciddi adımlar atıldı. Fransa’daki öğrenim yıllarında tanıştığı rehabilitasyon Osman Cevdet’e yabancı değildi. Dünyanın bu konuya eğilmesine ve bu hastaların tedavisinde yeni çareler aranmasına çok seviniyordu. 1947’de “Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon” ABD’de bir tıp dalı olarak kabul edildi. Osman Cevdet Çubukçu da yeni gelişmelerin ülkemizde yerleşmesini arzuluyordu ve bu arzusunu gerçekleştirmek için çareler arıyordu. Yetiştirdiği iki doktorun, İsmet Çetinyalçın ve Doğan Akan’ın, yurtdışında rehabilitasyon konusunda eğitim almalarını sağladı. Bu sırada Ankara’daki askeri hekimlerden Aziz Sevütekin yurtdışından dönmüş, rehabilitasyon uygulamalarına başlamıştı.

Çubukçu hoca rehabilitasyon kavramını ülkede yaygınlaştırmak için özel dergi çıkardı, bilimsel paneller düzenledi. Kliniğinin alt yapısını rehabilitasyon için hazırlattı. Doğan Akan ve İsmet Çetinyalçın’ın yurda dönüşlerinden sonra kliniğinin alt katında bir bölüm jimnastik salonu olarak düzenlendi. Dr. Çetinyalçın özellikle çocuk felci hastalarıyla rehabilitasyon çalışmalarına başlarken, Dr. Akan ise Prof. Dr. Akif Şakir Şakar’ ın daveti üzerine Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği’nde rehabilitasyonu kurmak için görevlendirildi. Prof. Şakar ülkemizde ilk Ortopedi Kliniği’ni kurdu. Böylece ortopedi ile fizik tedavi ortaklaşa çalışmaya başladı. Bu da rehabilitasyonun başarısını arttırıcı bir etkendi.

 

FİZİK TEDAVİDE DERGİ, DERNEK VE KONGRELER

-1954: Türk Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Dergisi

 

Hemen her yıl yeni bir konuda bir yazı veya kitap yayımlamaya çalışan Çubukçu hoca, kurduğu tıp dalının bilimsel bir yayın ile desteklenmesini düşünmekteydi. Böyle bir yayın organı fizik tedavi ve ramatoloji alanlarında meslektaşlar arası bilgi sirkülasyonunu sağlayacak bir platform olacak ve bilgileri ülke içinde yayılacaktı. Bu yayın aynı zamanda Türkiye’nin dünyaya açılan penceresi olacaktı. 1954 yılında Osman Cevdet Hoca’nın hayali gerçekleşti. “Türk Ramotoloji ve Fizikoterapi Mecmuası” adıyla dergi yayımlanmaya başlandı. Deriyi çıkarmak için bütün olanaklarını seferber etmişti. Bazen masrafları cebinden veriyor, teknik düzenlemeleri kendisi yapıyordu. Bu yayın 1958’de Türk Fizikoterapi ve Rehabilitasyon Cemiyeti’nin resmi yayın organı oldu. Dergi kesintisiz olarak günümüze kadar çıkarıldı. 1975’te adı “Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Dergisi”, 1980’de de “Türkiye Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Dergisi” olarak değiştirildi. Dergi dünyada önemli bilimsel araştırmalarda kullanılabilmesi için bilgisayar ortamında arşivlenmesi oluşan “Excerpta Medica” kabul edildi. Dergi hala günümüzde önde gelen fizik tedavi dergisidir.

 

-1958: Türkiye Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Derneği’nin Kuruluşu 

Bu dönemde ülkede çoğu Çubukçu’nun öğrencisi olmuş 40 civarında fizik tedavi hekimi, kas iskelet sistemi sorunlarıyla ilgilenen bir avuç cerrah ve ortopedist vardı. Çubukçu bir dernek çatısı altında toplanma gereğini hissetmekte, Dr. Çetinyalçın da kendisine bu konuda destek vermekteydi. Çubukçu’nun kişisel hırslardan uzak birleştirici kişiliği kendisini gösterdi ve Dr. Aziz Sevütekin, Prof. Dr. Akik Şakir Şakar ve yurtdışından yeni gelen Prof. Dr. Derviş Manizade ülkenin ilk Fizikoterapi ve Rehabilitasyon Derneği’ni kurdular. Öncelikle aylık bilimsel toplantılar düzenleyerek asistan ve uzmanların eğitimine ağırlık verildi. Ramotoloji ve Fizikoterapi Mecmuası derneğin resmi yayın organı yapıldı. Kısa bir süre sonra da derginin adı Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Dergisi adıyla değiştirildi. Bu dernek uluslararası konferanslar düzenleyerek Türk hekimlerini Avrupa’da ve dünyada temsil etmişlerdir.

 

BİR YAŞAMIN HASADI: OSMAN CEVDET ÇUBUKÇU VE AİLESİ

Osman Cevdet Çubukçu 1928’de Fransa’dan döndükten sonra, öğretim hayatında kaldığı amcasının evinde yaşamak istemedi. Fakülteye yakın olmak için Üsküdar tarafında bir daireye yerleşti. Haftasonları kız kardeşi Halime’ye gider, orada özlemini çektiği aile ortamına kavuşurdu. Fakülteden arta kalan zamanlarında hasta bakmak için Babıali’de bir yer tutmuş, daha sonra buradan taşınarak Beyoğlu Tünel meydanına açılan Holstein Hanı’nın giriş katına taşıdı. Bu muayenehane giderek meşhur oldu. Fiziksel problemi olanlar Çubukçu’ya gitmeyi zorunluluk olarak görmeye başladılar. Ankara’ya gittiğinde de boş vakitlerini hasta bakmakla geçiriyordu. Eşi dostu kırmıyor, gelenlerle ilgileniyordu.

Çubukçu hoca içine kapanık bir insandı. Çevresini çok dinler, ama kendisi anlatmazdı. Muayenesinde insanlara dert babalığı yapardı. Ailesinde herkesin derdi olduğunda ona koşar ondan fikir alırdı. Yaşamında mesleği, asistanları, öğrencileri ve hastaları her şeyin üzerindeydi.

Mesleğinde onca başarısına rağmen çalışmaktan evlenmeye vakit bulamamıştı. Kardeşi Halime’nin çabalarıyla, kendisinden 21 yaş küçük Melahat hanımla 1937 yılında 42 yaşındayken dünya evine girdi.  Beyazıt Soğanağa’da Mithat Paşa Caddesi üzerindeki İsmail Ethem Apartmanı’nda kiralık bir eve yerleştiler. Kardeşi Arif Çubukçu’nın oğulları Kazım, Erhan ve Faruk yatılı olarak okudukları Robert Koleji’nden izinli olduklarında bu eve geliyorlardı. Melahat Hanım misafir ağırlamayı ve misafirliğe gitmeyi seviyordu. Paşa lakaplı amcası sık sık ziyarete geliyor onun bu aile yaşantısından duyduğu memnuniyeti ifade ediyordu. Kliniği idare ettiği gibi evini idare etmiyordu. Her şeyin idaresini eşi Melahat Hanıma bırakmıştı.

Osman Cevdet evlendikten sonra 1938 – 40 yıllarının yaz aylarında Bursa kaplıcalarında hekimlik yaptı. Üç yıl boyunca anne ve babasını Bursa kaplıcalarına götürdü.

Osman Cevdet ve Melahat Hanımın ilk çocukları 1938 yılında doğan Ender’di. 1942’de de ikinci çocukları İbrahim Aydın dünyaya geldi. Ailesine çok düşkün bir insan olan Çubukçu için çocukları yaşam sevinciydi. Boş vakitlerinde çocuklarıyla vakit geçirir onlara hikaye okur, uçurtma yapar uçururdu. Yemek zamanı bütün ailesinin sofrada bulunmasına önem verirdi. Melahat Hanımın sesi güzeldi. Piyano da çalabiliyordu. Çubukçu eşini dinlemeyi severdi. Melahat Hanım İstanbul’da kendisine bir dost çevresi edindi. Arkadaşlarıyla Yoksullara Yardım Derneği’ni kurdular ve hayatı boyunca Melahat Hanım bu dernekte çalışmalarını sürdürdü.

Çubukçu ailesiyle 14 yıl Beyazıt’ta oturdu. Yaz mevsimi için 1940’ta Vaniköy’de bir yazlık kiraladı. Çubukçu’nun en büyük zevki balık tutmaktı. Evinin iskelesinde balık tutar sandala binmezdi. Bazen ailecek balığa çıkıldığı da olurdu.

I. Dünya Savaşı döneminde Türkiye kritik bir sürece girmişti. Kıtlık başlamıştı. Ekmek ve kömür karne ile veriliyordu. Kendisi de tekrar askere çağırılmıştı. Eşi ve çocuğunu Ankara’ya, Arif Çubukçu’nun yanına, yolladı. Savaş tehlikesi azalıp, okullar açılınca tekrar İstanbul’a döndüler.

1943 yazında Vaniköy, 1945 – 46 yazlarında Kanlıca’da oturdular. Çubukçu Vaniköy’ü çok sevmişti. Bu yüzden kiraladıkları evin yakınlarından deniz kenarında bir arsa satın aldı. Burada bir yalı yapıp yaşlılığını geçirmek istiyordu. Bu dönemde Osman Cevdet çok yorgundu. 1947’de sağlığı bozuldu ve ilk kalp krizini geçirdi. Bunun ardında dostlarının da önerisiyle kliniğe uğrayıp hasta bakmadan 1 ay dinledi. Bu ömrünün ilk ve son uzun vadeli tatiliydi.

1946 yılında hükûmet profesörlere araba tahsis etti. Bu durum Osman Cevdet’in ailesinde bir sevinç yarattı. Ailecek arabayla geziyorlar, pikniklere gidiyorlardı. Çubukçu kiracı olarak girdiği Holstein Apartmanı’nı 1954’te sayın alarak en üst katına taşındı. İş dönüşü İstiklal Caddesi’nde yürümeyi severdi. Kıyafetine önem verir, modaya uygun olmasına özen gösterirdi. Gömlek ve kravat almayı sever, papyon kravatları tercih ederdi. Cumartesi akşamları eşi ve çocuklarıyla Elhamra Tiyatrosu’nda opera ve tiyatro izlerler, buradan çıktıktan sonra Markiz Pastanesi’nde çay içip oyunu tartışırlardı. Böylece sanat konusunda da çocuklarını eğitmeye çalışırdı.

1948 – 57 arası yazları Erenköy’deki bahçeli evde oturdular. Gençlik döneminde Vehbi Koç ile de dostluğu vardı. Vehbi Bey zaman zaman Çubukçu’nun kliniğini ziyaret ederdi. 3

Çubukçu’nun her iki çocuğu da Robert Koleji’nde yatılı okudular. Haftasonları çocukları eve geldiklerinde onlardaki okuma ve öğrenme aşkını arttırmak için programlar düzenledi. Sahaflara gidip kitap alırlardı.

Kızı Ender Robert Koleji’ni bitirince ABD’ye gidip hemşirelik eğitimi almak istiyordu. Fakat Çubukçu hoca kızının kendisi gibi doktor olmasını istiyordu. Babası onu doktorluğa özendirmek için muayenehanesine götürüyor, hastalarla görüştürüyordu. Hatta kızını ikna etmek için bazı akademisyen arkadaşlarını bile devreye soktu. Neticede Ender babasını kıramayarak İstanbul Tıp Fakültesi’ne girdi ve babasının izinden gidip doktor oldu.

 

27 MAYIS 1960 DARBESİ VE ÜNİVERSİTEDEN ATILAN 147 ÖĞRETİM ÜYESİ

27 Mayıs 1960 askerî müdahale ile yönetimi ele geçiren askerlerin ülkeyi yönetmek için kurdukları Milli Birlik Komitesi üniversitelerde reform hareketlerine girişti. Yeni üniversiteler kanunu kabul edilirken 147 öğretim üyesinin de işine haber dahi verilmeden son verildi. Öğretim üyeleri işlerine son verildiğini 28 Ekim 1960 gününün gazetesinden öğrendiler. Yüzlerce öğrenci yetiştirip geleceğe aydın bireyler yetiştiren öğretim üyeleri böylece bir mektup dahi yollanmadan işten atıldı. Bu 147 kişinin içerisinde, ki bu grup 147’likler bilinir, içerisinde Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu da vardı. Daha önce de Üniversite Reformu esnasında da işsiz kalmıştı. Ama İstanbul Üniversitesi’nin kurucu kadrosunda da kendisine yer verilmesiyle bu durum son bulmuştu. Bu ikinci defa başına geliyordu. Bu durumu Osman Cevdet Çubukçu büyük bir olgunlukla karşıladı. Yeni dekana ve öğretim üyelerine görevlerinde başarılar dileyen mektup kaleme aldı. Çubukçu aynı zamanda işsiz kalan ve muayenehanesi olmayan öğretim üyelerinin geçim sıkıntısına son vermek için kurulan sandığa da aylık 1000 TL yardımda bulundu.

 

ÜNİVERSİTEYE DÖNÜŞ VE BİR YAŞAMIN SON BAHARI

27 Nisan 1962’de 147 öğretim üyesi ile ilgili hata düzeltildi ve hocaların çoğu fakültelerdeki görevlerine geri döndü. Çubukçu hoca da hayatını verdiği kliniğe geri döndü ve çalışmalarına kaldığı yerden devam etti. Geri döndüğünde mutlu, kırgın ve yorgundu. Yokluğunda kürsü başkanlığını üstlenen Doç. Dr. İsmet Yalçınkaya ile görüştü ve artık bütün idareyi ona bırakacağını bildirdi. Bu zamandan sonra sadece ders verip, hasta bakmak ve kitap yazmak istiyordu.

Osman Cevdet’in aile hayatında en önemsediği şey kızı Ender’in iyi bir evlilik yapmasıydı. Vehbi Koç Ankara’da kızların belli bir yaştan önce evlendirilmesine önem verirdi. Ender’i evlendirmeyi kafasına koymuş ve Ender’i kendisi evlendireceğini ifade etmişti. Ender’i evlendirmek gerçekten de ona nasip oldu. Ankara İdadisi’ndeki arkadaşı Halil Berker’in oğlu Mustafa’yı Arçelik’te işe almış ve Almanya’ya eğitime göndermişti. Yeğeni Ender’e eş ararken bu genç aklına geldi. Tanışma davetleri gerçekleşti. Birlikte vakit geçirdiler. Mustafa’nın evlenme teklifine geç de olsa Kasım 1962’de evet cevabı verdi. 7 Nisan 1963’te nişanlanıp, 10 Ağustos 1964’te Yeniköy’de Sait Halim Paşa  Yalısı’nda evlendiler.

Ender, 1964’te fakülteden mezun olduğunda ihtisas alanı seçiminde bocaladı. Fakülte yıllarında  kadın-doğum ve fizik tedavi alanlarına kendini yakın hissetti. Fizik tedaviyi seçmek istediğinde de babasının muhalefetiyle karşılaştı. İlkelerine bağlı bir insan olan Çubukçu hoca kendisinin jüri üyesi olacağı bir sınavda kendi kızını imtihan etmeyi doğru bulmuyordu. Dr. İsmet Yalçınkaya da jüri başkanlığını bir kereliğine kendisine bırakmasını istedi ve sınavda Ender fizik tedavi alanında ihtisasa hak kazandı. Babasının ölümüne kadar da meslektaş, asistan, öğrenci ve baba-kız ilişkisini sürdü.

Oğlu Aydın Çubukçu, Robert Koleji’nden mezun olduktan sonra doktor olmak istemedi. Elektronik aletlere merakı vardı. Bu yüzden o dönemde yeni açılan Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne başlamak için Ankara’ya taşındı. Hekim olmak istemeyişi babasını üzdüyse de babası bunu ona belli etmedi.1969’da ODTÜ’de iken babasını kaybetti. Daha sonra Koç Holding’de uzun süre yöneticilik yaptı. Fakat babası oğlunun nasıl bir iş adamı olduğunu göremedi. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültes profesörlerinden Ekrem İzmen’in kızı ile evlendi. Hande ve Merve isminde iki kızı oldu.

Ender ile Mustafa’nın ilk çocukları ise 1965 Mayıs ayında dünyaya geldi. Bu dönemde Osman Cevdet ikinci kalp krizini geçirmiş yeni iyileşmekteydi. Torununa kayınvalidesinin adını, Nadire, adını verdi. Orta ismini de Ayşe olarak koydu.

1965 yılının yazında kalp yetmezliği iyice arttı. Sedef hastalığı da şiddetlendi. Tek korkusu felç geçirip başkasına muhtaç yaşamaktı. Bir Pazar günü yıllardır yetiştirdiği uzmanları, asistanları, hemşire ve hastabakıcıları evine davet etti ve bir nevi onlara gizlice veda etti. 23 Kasım 1965’te hayatını kaybedeceği Tıp Fakültesi’ne son defa gitti. O gün saat yarımda kızının kollarında hayata veda etti.

Öğrenmeye ve öğretmeye adanmış bir hayat yine bu yolda son buldu.

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ