FİLOZOFLAR VE ÖLÜM

FİLOZOFLAR VE ÖLÜM

Bu yazımda, günümüzde hayatta olmayan ünlü filozofların ölüme yaklaşımlarını, son sözlerini ve ölüm biçimlerini inceledim. Bu bağlamda asıl ölüm felsefelerini içerdiğini söyleyebiliriz yazımın; özlü biçimde ve ağırlıklı olarak… Ve şu soruları sorabiliriz hemen: Nasıl öldü büyük filozoflar? Ölüm, felsefi açıdan kişiye özgü, kişiye göre değişen bir olgu mu örneğin? Büyük filozoflar da bizim gibi etten kemikten, duyguları, düşünceleri olan insanlardı ölüm karşısında ne de olsa. “Felsefe ölmesini bilmektir” diye bir sözü var Roma’lı düşünür Cicero’nun. Fransız düşünürü Montaigne de, ölüm türlerini ve son sözleri kaydeden bir kitap yazmak istediğini dile getirmiş; insanlara ölmesini ve yaşamasını öğretecek olan… Hayaletler, hortlaklarla pek ilgilenen ve çalışkan bir düşünür olan Jacques Derrida, Cicero’nun yukarıda belirttiğim sözünün narsistik olduğu yorumunu yaparak asıl felsefenin yaşamasını öğrenmek olduğunu söylemiştir(Derrida, Specters of Marx 1993 ve Politics of Friendship, 1994.). Yaşam önemli ama neden dünyaya geldiğimizi hiçbirimiz bilmiyoruz. Doğum anımızı bilmemizin olanaklı olmadığını düşünürsek ölüm anımızı bilebilir olmamız daha akla yakın duruyor sanki. İnsan her iki uçta da tam anlamıyla bilinçli değil aslında. Nâzım Hikmet’in bir şiirinin son dizesinde belirttiği gibi “aslolan hayattır” hepimiz için. Yaşam da ölüm de spekülasyona açık olgular. Jean Paul Sartre gibi ölümü hiçbir zaman aklına getirmediğini ifade eden postmodern düşünür Jean Baudrillard, “felsefenin ölüme, toplumbilimin intihara götürdüğü” kanısındadır. Kanser hastalığından ölmüştür simülasyon ve simülakrların kuramcısı Baudrillard. Ölümün; bizi yok etmesi nedeniyle dünyayı daha değersiz kıldığını, onun bir sürpriz olarak hayatın karşısında tuhaf ve gizemli bir düellocu olduğunu düşünmüştür. Karl Marx’ın, baş yapıtı o muazzam Kapital’i yazarken: Çıban(şirpençe), bitmek bilmez öksürük, gözlerde yanma ve sulanma, burun akıntısı, kusma, karaciğer ağrıları, romatizma ve sürekli baş dönmesinden muzdarip olduğunu Friedrich Engels’e yazdığı mektuplarından biliyoruz. Bu hastalıklarına karşın ölüme meydan okurcasına çalışmış, çalışmıştır Marx. Bir prometheus örneği olarak sevgili eşi Jenny’nin ölümü bile çalışmaktan alıkoyamamış, durduramamıştır onu. Çıbanların öldüğünde tüm bedenini kapladığı görülmüştür. Zatülcemp veya karaciğer tümöründen öldüğü söylenen Marx; bir koltukta uyurken yaşamdan ayrılmıştır.

İnsanların çoğu, eski deyimle “füc’eten” denilen, acısız biçimde birden ölüp gitmeyi, kimseye yük olmamayı, sağaltılamaz hastalıkların pençesinde sürünmeksizin yok olmayı yeğliyor. Yıllarca bize hizmet eden bedenimizi bir çöplük olarak bırakıyoruz ardımızda. Plotinos ruhtan soyunma diyor bu olguya. Kimi filozoflar, örneğin: Quine, Donald Davidson, John Rawls gibi analitik felsefeciler, başarılı bir profesyonel felsefe kariyerinden sonra dramatik olmayan biçimde doğal nedenlerle bu dünyadan ayrılmışlardır. Buna karşın, Hannah Arendt, Michel Foucoult, Jacques Derrida gibi kıta(continental)filozofları karmaşık ve sıradışı biçimde yaşamışlar, çoğu dramatik ölümler sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir. Bu filozofların felsefelerinin yaşamlarıyla doğrudan ilişkisi vardır ve genellikle okurlarında dönüştürücü etkiler yapmışlardır. Felsefe, teknik olarak, karmaşık bir akademik disiplindir. Analitik felsefeci A.J.Ayer, Londra’da Üniversite Kolej Hastanesi’nde zatürre sağaltımından sonra, bir somon balığı parçasının boğazına kaçması sonucu bilincini yitirmiş, dört dakika içinde kalbinin durması üzerine bilimsel anlamda öldüğü anda kalbi yeniden çalıştırılmış, bu olaydan bir gün sonra, mutlu bir biçimde, gidip-geldiği, yani bir süre için tıbben öldüğü o anlarda neler olduğunu anlatmıştır: Ayer, öldüğünde evrenin yönetimiyle görevli parlak kırmızı bir ışık gördüğünü, uzaydan sorumlu görevliler ile karşılaştığını, Sunday Telegraph gazetesinde yazdığı konuya değin yazısında da ölmenin bilincin ölümü anlamına gelmediğini belirtmiştir. Ayer, bu hezeyanlarla süslü olayın geçtiği yıldan bir yıl sonra doğal bir nedenle ölmüştür. Ben Rogers’ın anlattığına göre, Alfred Jules Ayer, 1930’da bir gün Isaiah Berlin ile Oxford’da bir yürüyüş sırasında felsefenin doğası ve kapsamını tartışırken: “Söylediklerimizin anlamının kavramsal analizi hakkında bir felsefenin bulunduğunu, tüm bunların hepsinin aslında yaşamın ta kendisi olduğunu” söylemiştir.

Hayatın, onca güzellik ve çelişkileriyle bir tür büyüleyici etkisi var üzerimizde. Çoğumuz bir gün yok olup gideceğinin farkında değilmiş gibi yaşıyor. Belki de yaşamı sürdürmek açısından böyle düşünmek, aldanışlar içinde olmak ve bu biçimde davranmak daha uygundur. Onun için, Nietzsche, hayatı, dünyayı kutsuyor, dini yadsıyor düşüncelerinde. Nietzsche’nin, akıl hastalığından kaynaklanan bir nedenle değil de asıl firengiden öldüğü söylenir. Richard Wagner’in Nietzsche’nin doktorundan sorup öğrendiğine göre, filozof, frengiden değil de aşırı mastürbasyondan ruh hastası olmuştur. Hastalığı arttıkça kendi pisliğini yemiş, idrarını içmiştir akıl hastanesinde. Özünde terör de denilebilir ölüme; ürkünç bir şey o hepimiz için. Ölümün kölesi olmamalıyız ama. Alman filozofu, nihilist Arthur Schopenhauer, yaşamı ölümden alınan borç olarak nitelendirmiş, uykunun da bu borcun faizi olduğunu düşünmüştür. Metafizik hayvan olarak tanımladığı insanın her an ölümle karşı karşıya olduğunu, yaşamı ölümle yapılan mortgage sözleşmesi olarak görmek gerektiği sonucuna varmıştır. Schopenhauer’da sürekli bir intihar saplantısı vardı. Babası da intihar etmişti. Yaşamın mükemmel olduğunu sürekli yadsımasına karşın Schopenhauer kendini öldürmemiş, tüm hayatı saplantılı intihar duygusuna karşı savunmada kalmakla geçmiştir. The Worlds as Will and Representation/İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı kitabında, birkaç tümceyle belirtilecek olursa: “Dünyanın geçici görüntülerden başka bir şey olmadığını, bu görüntülerin ardında geniş, akıldışı, nüfuz edilemez ve bağışlamaz iradenin gizli olduğu” düşüncelerini ileriye sürmüştür. Schopenhauer’e göre dünyadan elini eteğini çekerek açlıktan ölmek en iyi intihar biçimidir. Schopenhauer, kalp krizi sonucunda ölmüş, cesedi sandalyede oturur biçimde bulunmuştur. İyi bir Shopenhauer izleyicisi olan Simon Weil de İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’nın işgaline karşı direniş amacıyla açlık grevi yapmış, zayıf düşerek tüberküloz hastalığından ölmüştür. Bu arada Weil’in Schopenhauer’in “zahidlik” yaklaşımının uygulayıcısı olup olmadığı tam olarak anlaşılamamıştır. Hıristiyan varoluşçu Soren Kierkegaard ise tüberkülozdan ölen bir başka filozoftur. Babasının mezarının karşısına gömülmüştür.

Platon’un  Phaedo diyalogunda anlatıldığı üzere, Sokrates’in, ölümü, dinginlik, cesaret ve kendini denetleyerek kabul etmesi filozofiktir. Bu tavrıyla, filozof ölüm karşısında neşeli olmalıdır yaklaşımını sergilemiştir Sokrates. Hedonist filozof Epiküros’un düşünceleri de şöyle özetlenebilir: “Tanrıdan korkma, ölüm konusunda endişelenme, aldırmamak en iyisidir, korkunç olan ise acı çekmektir. Ölümün bizim için bir hiç olduğuna inanmaya alıştır kendini, kötü ve iyinin hepsi sezgisel deneyimdir, ölüm duygusal yoksunluktur, bu nedenle ölüm olgusu karşısında doğru bilgi yaşamın sonluluğu bir tür rahatlık(contentment)konusudur; yaşama, sonsuz zamana eklenmek değil fakat ölümsüzlük arzusunu ortadan kaldırmaktır. “Ölüm geldiğinde biz yokuz biz varken de ölüm yok.” Ölüm konusunda endişelenmeye gerek yoktur. Ruh dinginliğine erişmek ve yaşam sonrası için özlem duymaktan da vazgeçmek gerekmektedir.”Epiküros’un ölüme dair bu görüşleri Antik Yunan’da çok etkili olmuştur. Materyalist Lucretius ve 17.yy.’da Pierre Gassendi onun bu düşüncelerinden oldukça etkilenmişlerdir.

Antik Yunan’da felsefi intiharı yeğleyerek kendini öldüren filozoflar da olmuştur. Stoacı Seneca ise kötü yaşayanın iyi biçimde ölmeyi nasıl bilebileceğini sormuştur. Ona göre, filozof, yaşamın kısa olmasının kendisi için bir şey ifade etmemesi nedeniyle uzun hayatın tadını çıkarmalıdır. Seneca, İ.Ö. 65 yılında Roma İmparatoru Neron tarafından intihara zorlanmış ve böylelikle yaşamına son vermiştir. Ölümün terörü ölümsüzlük umudunu getiriyor açıkçası ve klasik dinler aşkın(trancendent) bir hayat vaad ediyorlar. Korkudan olacak, mistik yaklaşımlar işimize geliyor ölüm karşısında ve her an ölebilecek olmamızın dehşetiyle yaşarken bu korkumuzu hafifletecek, teselli edici tapınma ritüellerine, düşüncelere yönelmiyor da değiliz. İnsanın ölüme yaklaştıkça dine olduğu kadar felsefeye de gereksinim duyması ne kadar ilginç ve bir o kadar da düşündürücü. Hayatta yaptığımız, biriktirdiğimiz tüm şeylerin birden yok olması ve unutulup gitmek… Belki böyle olması daha iyi ve doğru olandır. Yaşlandıkça zamanımızın azalması ve ölüme giderek yaklaşmamız Roland Bartes tarafından yavaş intihar(La vieilles, ce lent suicide-RB) olarak nitelendirilmiştir. Gelecekteki insanlar için hastalıklar ve ölüm olmayacak büyük bir olasılıkla. Ölümsüzlük gereksinimi felsefe yapmak gereksinimini ortaya çıkartıyor. Eski Mısır’da düzenlenen eğlencelere insan iskeleti getirilir üzerine şöyle yazılırmış: İç ve eğlen öldüğünde böyle olacaksın… Ölümü yaşlandıkça daha çok düşünmek biyo-psikolojik bir olgu da olabilir. Gençken kim ölümü aklına getirir önünde koca bir hayat varken. Doğu toplumlarında zamanın değeri bilinmiyor yeterince. İslam dini ölümü hatırlatıyor sürekli. Neden şairler gençken daha çok aşk şiirleri yazar da yaşlılıkta ölüm ve yalnızlık şiirleri?.. Şiir konularının hayatımızın aşamaları, yaşlarımız ile yakından ilişkisi var kanımca. Beynimiz bağımsız çalışan bir şey değil. Dışımızdaki dünya ile birlikte çalışıyor. Bir gelişmiş, düşünen bilgisayar ancak maddi bedeninin farkında olmaksızın bağımsız zihin olarak çalışabilir. Kendini bilemez bizim gibi ama. Her neyse bunlar başka konular. Bize benzer düşünen makineler de olacak gelecekte. Ölme sorunu olmayan.

Eski Mısır’ın “Ölüm Kitabı(The Egyptian Book of The Dead)’nda ruhun yıldızlar ya da Güneş ötesi hayata geçişi anlatılıyor. Tibet’in Ölüm Kitabı(The Tibetan Book of Dead)’nda da ölüme dair bilgiler veriliyor, böylelikle yaşamın yanılsatıcılığı, ruhun reenkarnasyonu, bedensel dinginliğe ulaşmanın, ölüme bilgece teslim olmanın yöntemi açıklanıyor. Timothy Leary, 1960 yılında yazdığı bir kitapta, LCD’nin, bir uyuşturucu olarak, yaşarken, beden dışında ölüme benzer sonuçlarını anlatmıştır. Keza, Raymond Moody’nin 1976 yılında yazdığı Hayattan Sonra Hayat (Life After Life)adlı kitabı da benzer bilgileri içeriyor. Bunlar Nietzsche’nin “Avrupa Budizmi”kavramına işaret eden bir tür Amerikan Budizmi olsa gerek… Bu kitapların içeriklerinin temeli ölümün bir tür yanılsama olarak anlaşılması ve reenkarnasyon sürecidir. Bengalli şair Rabindranath Tagore, ölümün ışıkların sönmesi olmadığını,şafak söktüğünden lambanın söndürüldüğünü şairane ve estetik biçimde ifade ediyor. Elizabeth Kübler Rose ise gerçekçi biçimde ölümün beş aşamada gerçekleştiğini, bu aşamaların: İnkar, kızgınlık, pazarlık, depresyon ve kabullenme olarak gerçekleştiğini belirtiyor. On Death or Dying(1969)(Ölüm ya da Ölmek Üzerine) ve Death: The Final Stage of Growth(1974)(Ölüm:Büyümenin Son Aşaması) gibi kitaplar da Tibet’in Ölüm Kitabı’nın değişik versiyonlarıdır. Ölüm, yanılsama falan değil basbayağı nesnel bir olgudur ve böyle anlaşılmalıdır. Yanılsama gibi yorumlar ancak kendini aldatmaya yönelik olabilir. Filozofların ölüm karşısındaki durumlarını, gariplik, çılgınlık, intihar, cinayet, kötü şans, hastalık, birden değişme ve kara mizah özelliğinde gördüğümü burada söylemeliyim. Aşağıdaki öyküler bu bakış açısımın birer dayanağı mahiyetindedir.

Batı felsefesinde ya da Kıta felsefesinde Sokrat öncesi(pre-Socratic) filozofların düşünceleri(doxography de denilen) için Aristoteles’in Metafizik ve Physiologi adlı kitapları, Theophrastus’un, On Sensation / Duyum Üzerine’si ile On The Opinions of the Physical Philosophers /Doğa Filozoflarının Görüşleri Üzerine adlı kitabı önemli kaynaklardandır. Hıristiyan toplulukların İ.S. 3. yüzyılda İskenderiye Kütüphanesi’ni yok etmeleri, pre-Sokratik felsefe kaynaklarını azaltmıştır. Bu nedenle, Diogenes Laertius’un “Lives of Emminent Philosophers/Ünlü Filozofların Yaşamları” kitabı hemen tüm felsefe tarihi yapıtlarının başlıca kaynağı olagelmiştir. Türkçe’ye çevrilen bu yapıtın yanısıra, Herman Diels’in Latince yazdığı Doxographi Graeci / The Greek Doxographers’ı, İngiliz Walter Burley’in(Gualteri Burlaei)1340’da yazdığı The Book of Philosopher’s Lives and Opinions and Habits’i, Thomas Stanley’in 1640’da yazdığı geniş ölçüde Diogenes Laertius’un yukarıda belirttiğim yapıtını temel alan üç ciltlik History of Philosophy’si, Jacob Brucker’ın 1742-1767 yılları arasında yazdığı The Critical History of Philosophy’si, modern biçimde yazılan ilk felsefe tarihi de Dietrich Tiedemann’ın altı ciltten oluşan 1791 tarihli The Spirit of Speculative Philosophy’si filozof yaşamlarını anlatan diğer kaynaklardır.. Gottlieb Tennemann’ın 1789-1819 tarihli History of Philosophy’si de bilimsel içerikle yazılmış bir başka ve önemli felsefe tarihidir. Tiedemann ve Tennemann, Hegel’i derinden etkilemişler ve Hegel’inLectures on History of Philosophy adlı kitabına bilimsel içerik ve anlayış sağlama bakımından kaynaklık etmişlerdir. Sokrates öncesi ve sonrası filozoflara ilişkin daha çok bu kaynaklardan elde edilen filozof ölümlerine dair bilgiler de şöyledir:

Milet’li Thales, iyice ilerlemiş bir yaşta, ateş, susuzluk ve güçsüzlükten bir spor yarışmasını seyrederken aniden ölmüştür. Antik Yunan’ın yedi bilgesinden olan Periander, kendisini kendinin hazırladığı ve onu öldürenlerin de başkalarınca öldürüldüğü zincirleme bir suikastle iki gence öldürtmüştür. Bu öyküde biraz abartma olabileceği de düşünülmelidir. Keza, filozof Epimenides, bilinen ve sürekli yinelenen efsanede olduğu gibi(Ripe Van Winkle masalı), bir mağarada uzun yıllar uyuya kalmış ve 157 yıl yaşamıştır. Bazı Giritli’ler de onun 259 yıl yaşadığını söylerler. Ama, ünlü Girit paradoksuna göre tüm Giritliler yalancı olduğundan Epimenides’in öyküsünün de yalan olabileceği düşünülmelidir. Antik çağda Pythagorasçılar ruh göçümü ve ölümsüzlüğe inanırlar, Plutarch’ın açıklamalarına göre, et, yumurta ve balık yemezlerdi. Fasulyeyi, Mısırlılardan öğrendiklerine göre, erkeğin hayalarına benzetmişlerdir. Hıristiyan filozof Hippolitus, Philosophumena adlı yapıtında, fasulyenin çiğnendikten sonra güneşe bırakıldığında erkek semeninin kokusunu yaydığını, ayrıca, yine fasulyenin, çiçeklenmiş halde toprağa gömüldükten birkaç gün sonra dikildiği yer kazılarak bakıldığında,  kadının dış jenital organlarının biçimini aldığı, yanında da bir bebek başının büyüdüğünü yazmıştır. Bu bilgiler genellikle Pythagoras ve tarikatı(sect)kaynaklıdır. Tüm bu nedenlerle Pythogorasçılar fasulyeden hoşlanmazlar. Pythagoras, kaçarken, bir fasulye tarlasına girmektense düşmanlarının boğazını keserek kendisini öldürmelerini yeğlemiştir.

Öte yandan, insanlığın durumuna olur olmaz sürekli ağladığından “ağlayan filozof”adı verilen Herakleitos, deri hastalığını sağaltmak amacıyla vücuduna sürdüğü sığır pisliğinin güneşte kuruması sonucunda ölmüştür. Bir söylentiye göre de, sığır pisliğiyle kaplı vücudunu gören köpeklerin saldırması neticesinde parçalanmıştır. Oyun yazarı Aeschylus da bir kartalın canlı bir kaplumbağayı havadan kafasına düşürmesi sonucu öldüğü kaynaklarda yer almaktadır.“Doğa Üzerine /On Nature” adlı uzun şiirin yazarı Empedokles, uykunun beden ısısının geçici düşmesi sonucu oluştuğunu, ölümün de beden ısısının sürekli yitirilmesinden kaynaklandığını düşünüyordu. Bu bağlamda, beden ısısının sürekli kılınmasının insanı ölümsüz yaptığına inanmıştı. Bu nedenin yanısıra, ayrıca, Tanrı olmak için de kendisini Etna yanardağına atmış, bu eyleminin kanıtı olan bronz sandaletleri kraterin kenarında bırakmıştır. Alman şairi Hölderlin’in bu olayı konu edinen “Empedokles” adlı bir oyunu vardır. Sokrates’in öğretmeni, Anaxagoras’ın öğrencisi Archelaus da ölüm için son nefesinde “soğuk tuttu” demiştir. Herakleitos’un aksine “gülen filozof” olarak tanınan atomcu Demokritos yüz dokuz yıl yaşamıştır. Sıcak kalarak ölümünü ötelemek için evine çok sayıda taze ekmek getirterek bunların içini burun deliklerine sokmuştur. Lucretius’un yazdığına göre, Demokritos, hafızası zayıfladığı için intihar etmiştir. Kinik filozof Sinop’lu Diogenes, doksanlı yaşlarda, bir söylentiye göre çiğ ahtapot yediğinden zehirlenerek ölmüş; başka bir söylentiye göre de soluğunu tutarak kendisini öldürmüştür. Ölümünden önce bir isteği olup olmadığı sorulduğunda, yüzüstü gömülmesini nasıl olsa bir süre sonra ters döneceğini söylemiştir. Diogenes’in bu garip isteğinin nedeni anlaşılamamıştır. Zeno da aynı yöntemle, soluğunu tutarak intihar etmiştir. Elea’lı Zenon ise, siyasi bir komploya katılmış, tutuklandığında devirmeye çalıştığı tiran Nearchus’un kulağını ısırıp bırakmaması sonucu tiran tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür. Lucretius, bir aşk iksiri kullandıktan sonra çıldırmış ve kendini öldürmüştür. Platon, bitlenerek enfeksiyon sonucu ölmüştür. Platon’un akademisini devralan yeğeni Speusippus, acılı ve felç eden bir hastalığı nedeniyle intihar etmiştir. Akademia’da onun yerine geçen Xenocrates de seksen iki yaşındayken gece bronz bir cismin üzerine düşüp ölmüştür. Orta Akademia’nın kurucusu kuşkucu düşünür Arcesilaus ise çok fazla saf şarap içmekten yaşamını yitirmiştir. Yeni Akademia’nın kurucusu Carneades, yaşamı boyunca kendisini sürekli olarak intihara cesaret edememekle eleştirmiştir. Sık sık“doğa beni biçimlendirdiği gibi yok edecek de” görüşünü yinelemiştir. Kör olan Carneades seksen beş yaşında eceliyle ölmüştür.

Libya’daki Kirene(Cyrene-Sirenayka) felsefe okuluna mensup Hegesias da sürekli olarak intiharı savunmuştur. Ancak, kendisinin intihar edip etmediği bilinmemektedir. Aristoteles, kaplan boğan otu ile kendini zehirlemiştir. Aristoteles’in öğrencisi Theophrastus, hayatın avantajlarından çok hayal kırıklıkları ile dolu olduğunu yineleye yineleye seksen beş yaşında eceliyle ölmüştür. Filozof Strato o kadar zayıf bir bedene sahipmiş ki öldüğünde hiçbir şey hissetmemiş. Lyco, gut hastalığı sonucu yaşamını yitirmiştir. Stoizmin kurucusu Anthisthenes, bilinmeyen bir hastalıktan ölmüştür. Durmaksızın cennetin güzelliklerini öven Orphic bir rahibe“ öyleyse neden ölmüyorsun?” diye sormuştur. Ziyaretine gelen ve üzerinde bir hançer taşıyan Diogenes’den kendisini acılarından kurtarmasını istemiş, Diogenes hançeri gösterince, “acılarımdan kurtarmanı istiyorum hayattan değil” yanıtını vermiştir. İlk kadın filozof olan Hipparchia, kinik filozof Crates’le evlenmiştir. Her iki filozof  topluluk ortasında, kamuya açık alanlarda seks yapmakla ünlüdür. Hipparchia’nın ölüm nedeni hakkında bilgi yoktur. Hipparchia’nın kardeşi kinik (Cynic) filozof Metrokles, kitle önündeki bir konuşması sırasında yerlenmesi nedeniyle kendisini açlıktan ölüme mahkûm etmiştir. Bunun üzerine Crates, kayınbiraderi Metrokles’e yerlenmesi nedeniyle depresyona düşmenin gereksiz olduğunu, felsefenin yerlenmekle başladığını, bedenin bir ucundaki sıcak havaya diğer ucundaki sıcak havanın eşlik ettiğini söylemiştir. Metrokles, çok yaşlı iken kendini boğarak öldürmüştür. Komedi yazarı Aristophanes’de Bulutlar adlı yapıtında, Sokrates, şarlatan oyun kahramanı sofist Strepsiades’e şimşek ile yerlenmenin aynı olduğunu kanıtlamaktadır. Diogenes Laertius’a göre, İskenderiye’li matematikçi pagan filozof Hypatia da, bir grup bağnaz Hristiyan tarafından parçalanarak öldürülmüş, derisi istiridye kabuklarıyla yüzülmüştür.

Ortaçağa geldiğimizde daha farklı filozof ölümleriyle karşılaşıyoruz: Örneğin, Boethius, Ostrogot kralı Theodoric’in emriyle önce işkenceden geçirilmiş sonra da kalın odunlarla dövülerek öldürülmüştür. İrlandalı filozof John Scotus Eriugena, savlandığına göre, bir İngiliz öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür. İbni Sina, art arda cinsel ilişki sonrasında aşırı dozda afyon kullanımı sonucu ölmüştür. Aquinas’lı Thomas, doğduğu yerin otuz beş mil yakınından geçerken kafasını bir ağaca çarpması sonucunda beyin kanamasından ölmüştür. Pico Della Mirandola, kendi sekreteri tarafından zehirlenmiştir. Siger of Brabant da sekreteri tarafından bıçaklanmış bir filozoftur. Ockham’lı William vebadan ölmüştür. Kral sekizinci Henry ile çatışan Thomas More’un kafası kesilmiş, başı Londra Köprüsü’nde bir sırık üzerinde teşhir edilmiştir. Bilindiği üzere, Giordano Bruno, engizisyon tarafından kazığa bağlanarak yakılmıştır. Galileo, Bruno’nun akıbetine uğramaktan kurtulmuş ama, sonradan yaşam boyu hapse mahkûm edilmiştir. Bacon, dondurmanın etkilerini değerlendirmek için Londra sokaklarında bir tavuğun içini karla doldururken ölmüştür. Bünyesi çok zayıf olan ve yatakta çalışmayı yeğleyen Descartes, İsveç’de Stockholm kışında sabah çok erken saatlerde, erkek giysileri giymesiyle ünlü sıradışı bir kişilik olan İsveç kraliçesi Christina’ya ders verme sırasında üşüterek bir süre sonra zatürreden ölmüştür. Spinoza Hollanda’nın Hague kentinde bir otel odasında açlıktan ölmüştür. Leibniz bir tanrı tanımaz olarak görüldüğünden yalnızlık içinde ölmüş, gece defnedilen cenazesinde sadece bir arkadaşı hazır bulunmuştur. John Toland da Londra’da yoksulluk içinde ölmüş, mezarının başına bir haç bile dikilememiştir. Toland’ın hırslı eleştirmeni Berkeley, bir Pazar günü akşamı Oxford’u ziyaret ederken, karısının konuşma yaptığı sırada ölmüştür. Montesquieu, aşığının kollarında ölmüş, ardında “tat” konulu bitiremediği bir deneme bırakmıştır. Tanrısız maddeci La Mettrie, çok fazla miktarda çikolatalı pasta yeme sonucu mide fesadından ölmüştür. Rousseau, Paris sokaklarında kendisine bir araba çarpmasından iki yıl sonra beyin kanamasından ölmüştür. Diderot bir kayısının soluk borusuna kaçması sonucu boğularak yaşamını yitirmiştir. Condorcet, Fransız devriminin kanlı günlerinde bir Jironden olarak Jacobinler tarafından katledilmiştir. Hume yatağında bir ateist olarak sessizce ölmüştür. Ölüme yaklaşırken bunayan Kant’ın son sözü“sufficit / yeter!..” olmuştur. Hegel, Asya kolerası salgınında ölmüştür. Jeremy Bentham tıka basa yedikten sonra Londra Universite Koleji’nde cam bir kutuda kamuya açık oturarak kişinin faydasını maksimize etmesini kanıtlamak isterken can vermiştir. Max Stirner, uçan bir böcek tarafından boynundan ısırıldıktan sonra ateşten ölmüştür.

Daha yeni zamanlarda, filozof Edith Stein, Auschwitz Nazi toplama kampında ölmüştür. Giovanni Gentile, anti-faşist İtalyan partizanları tarafından idam edilmiştir.“ölüm mü, onun üzerine hiç düşünmedim, yaşamımda ölüme yer yok” diyen Sartre, Simone de Beauvoir gibi akciğer ödeminden ölmüştür. Her ikisi de yan yana Paris/Montparnasse mezarlığında yatmaktadır. Sartre’ın cenazesine elli bin kişi katılmıştır. Jean François Lyotard, lösemiden ölmüştür. Ölürken, Hıristiyan filozof Saint Augustine’in Confessions/İtiraflar adlı kitabındaki yorgunlukla ilgili bir paragraftan alıntıladığı: “Tanrım beni duy, bana bak ve gör beni, affet,  kendime sorun teşkil ediyorum bu benim yorgunluğum”  tümcelerini yazmıştır. Yapısalcı Batı Marksistlerinden Louis Althusser, karısını masaj yaparken boğup öldürmekten suçlu bulunarak girdiği hapishaneden 1983 yılında salıverilmiş. Bu tarihten yedi yıl sonra kalp yetmezliğinden ölmüştür. Roland Barthes, geleceğin Kültür Bakanı olarak gösterilen Jack Lange ile öğle yemeği yedikten sonra Paris College France’ın dışında yaya geçidinden geçerken bir kuru temizleme kamyonunun çarpması sonucu ölmüştür. Bir eşcinsel olan Barthes, çok fazla bağlı olduğu annesinin ölümünden sonra yaşama sevincini yitirmiştir. Söz konusu kamyon kazasından sonra bir daha konuşmamış, Herve Algalarrando’ya göre, kendini ölüme terk etmiştir. Hermönetikçi Paul Ricoeur, doksan iki yaşında uykusunda ölmüştür.

Michel Foucault, Haziran 1984’te ateş, yorgunluk, sürekli öksürme ve migren yakınmalarıyla hastaneye kaldırılmıştır. Kendisi hastalık durumunu “bir sis içinde olmaya benziyor” biçiminde betimlemiştir. Faucault, hastalığı sırasında“Cinselliğin Tarihi” adlı kitabının ikinci ve üçüncü ciltlerini yazmayı sürdürmüştür. Arkadaşı klasik tarih uzmanı Paul Veyne, Foucault’un bir virüsten, daha doğrusu büyük bir olasılıkla AIDS’den öldüğünü söylemiştir. Foucault eşcinsel bir düşünürdür. ABD/San Francisco’da The Advocate adlı bir eşcinsel dergisine verdiği mülakatta: Cinselliğin davranışlarımızın, özgürlüğümüzün bir bölümü ve kendimizin yarattığı bir şey olduğunu, onu gizli arzularımızı keşfetmekten çok daha fazla bir şey olarak düşünmemiz gerektiğini, bu çerçevede yaratımın yeni biçimleri, aşkın yeni biçimleri, yeni ilişki biçimlerine yönelmeyi arzulamamızı anlamamız gerektiğini belirtmiştir. Cinsellik, Foucault’a göre kaçınılmaz bir yazgı değildir, yaratıcı yaşamın bir olanağıdır.

Jacques Lacan ile çok yakın dosluğu olan Maurice Marleau-Ponty, elli üç yaşında, ölümünden iki gün önce Lacan’ın Paris yakınlarındaki kır evine ziyarete gitmiş; her iki düşünür birlikte Mayıs Vadisi’nde Zambak toplamışlardır. Bilindiği üzere Zambak, ölümü simgeleyen bir çiçektir ve masumluğu, günahsızlığı anlatır. Marleau- Ponty bu görüşmeden sonra, 1961 yılında, çalışma odasında Descartes’in bir kitabına yüzükoyun kapaklanmış halde kalp krizinden ölmüş olarak bulunmuştur. Ölümünden bir yıl önce Montaigne üzerine bir çalışma yayınlamıştır. Ponty’nin felsefesi Descartes’dan çok Montaigne’e yakındır. Ponty, “ölümü tüm çıplaklığıyla bilmeliyiz, tıpkı hayatın çıplaklığı gibi.” düşüncesindedir. Paul Ricoeur, Marleau- Ponty’nin ölümü üzerine, “konuşması durdu” demiştir. Ponty, ardında, “Görünen ve Görünmeyen”(The Visible and the İnvisible) adlı önemli yapıtının bir çekmece dolusu el yazmalarını bırakmıştır.Çok önemli bir filozof olan Ponty’ye göre, gerçek felsefe, ölümünden bir yıl önce kaleme aldığı Cézanne adlı denemesinde belirttiği üzere dünyayı görmeyi yeniden öğrenmektir. Marleau-Ponty’ye göre Cézanne’ın resimleri bizi görüntü ve sahnelerin/manzaraların ötesinde aşkın bir gerçekliğe götürmez. Tam tersine Cézanne’ın yapıtları bizi yaşadığımız dünyaya döndürür, fakat anlık olarak günlük rutin körlüğümüzden ve alışkanlıklarımızdan kurtuluruz. Felsefe benzer bir şeyi yapmalıdır. Marleau-Ponty’nin felsefesi dünyaya açılışımızın algısal inancının bize yeniden dönüşüdür.

Totalitarizm karşıtı ünlü filozof Hannah Arendt, bitiremediği kitabı The Life of The Mind / Zihnin Yaşamı’nda, felsefe ve ölüm hakkındaki kuşkucu düşüncelerini sergiler. Arendt’in hocası ve eski sevgilisi olan Heidegger, ölümü, felsefenin ilham veren dehası olarak açıklamıştı. Arendt, yaşamı boyunca dünyadaki siyasi-toplumsal gelişmeleri, devinimleri izlemiş ama asla onlara katılmamıştır. Bu bakımdan onunvita activa(eylemsel hayat) düşüncesi toplumsal olaylara katılanlarla ilgilidir. Arendt’e göre “düşünce yaşamı” zaten yaşam içinde ölmek; yaşayan bir ölü olmak demektir. Düşünsel yaşam zihinsel yaşamın esasıdır. Dünyanın somut çözümlemesi ve dünyadaki eylemdir. Arendt’e göre, Thales, yıldızları seyrettiği için kuyuya düştüğünden profesyonel bir filozoftu. Filozof düşünme uzmanı olmalı, asla siyasi yargıda bulunmamalı ve yargılamamalıdır. Arendt’in 1971 yılında başlayarak gelişen bir göğüs ağrısı(angina) sorunu vardı. Ölümünden bir yıl önce ağır bir kalp krizi geçirdi. Mary McCarthy’ye asla sağlığı için yaşamayacağını söyleyerek sigara içmeye ve konferans vermeye devam etti. 1975 yılı Şükran Gününde(Thanksgivin Day) New York Manhattan’daki evinde öksürük ve kısa bir biliç kaybı sonrasında kalp krizinden ölmüştür.

Diğer önemli bir düşünür Marleau-Ponty’nin has arkadaşı Emmanuel Levinas’ın tüm yaşamı Nazi terörünün etkisinde geçmiştir. Freiburg’da Husserl’in son seminerine katılmış, bu katılım onun aslında  Heidegger’ın ilk seminerine katılmasına yol açmıştır. Levinas her fırsatta, Freiburg’a Husserl için gittiğini ama Heidegger’ı keşfettiğini söylemiştir.Heidegger’ın 1933 yılında Nazi partisine katılmasından sonra hayalkırıklığına uğramış, uzun süre bu olayın şokunu yaşamıştır. Bu olaydan sonra Heidegger’ın en önemli kitabı Varlık ve Zaman(Being and Time)’ı okumayı bırakarak, bu kitaba başucu kitabı işlemi yapmaktan vazgeçmiş, felsefe ve judaizmi yeniden düşünmeye başlamıştır. Heidegger, ölümü, imkânsızlığın imkânı olarak tanımlamıştır.Bu nedenle Levinas da ölümü aynı şekilde tanımlar. Bir başka anlatımıyla ona göre ölüm, öngörülemeyen, temsil olunmayan, anlaşılmayan bir ötekidir de… Levinas, 1995 yılı Noel günü yaşamını yitirmiştir. Alzheimer hastası olduğu söylenmekle birlikte bu doğrulanmamıştır. Evi, telif hakları için oğlu ve kızı miras kavgasına tutuşmuşlardır. Jacques Derrida Levinas’ın mezarı başındaelveda(adieu )başlıklı bir konuşma yapmıştır.

Frankfurt Okulu’nun kurucu ve yöneticisi Theodor W. Adorno, yedi yıl ABD/ Los Angeles’da sürgün hayatı yaşamıştır. Bu dönem onun en verimli yıllarıdır. Horkheimer ile birlikte “Aydınlanmanın Diyalektiği”ni yazmışlardır. Modern Müziğin Felsefesi, Otoriter Kişilik, Minima Moralia da onun aynı dönemde ürettiği diğer yapıtlarıdır. Adorno, bu dönem sonunda fiziki ve zihni olarak tükenmişti. İsviçre’de tatile çıktı. Los Angeles’da, Horkheimer, Thomas Mann, Greta Garbo ile aynı yerde ve yakın oturduklarından sık sık görüşüyorlardı. Adorno, bir yürüyüş sırasında bir tepeyi tırmanırken kalbi çarpmaya başladı. Eşi Gretel onu yakındaki bir hastaneye götürdü ve Adorno ertesi gün sabahleyin – Hiroşima’ya atom bombası atılmasının yıldönümü olan 6 Ağustos’ta – kalp krizinden ölmüştür. Eşi Gretel, Adorno’nun bitiremediği son yapıtı Estetik Kuram’ın yayımlanmasından kısa bir süre sonra uyku hapları alarak intihara teşebbüs etmiş ancak kurtarılmıştır. Gretel 1993 yılında doğal nedenlerle ölmüştür.

Fransız psikiyatr ve düşünür Jacques Lacan ise kalın bağırsak kanserine yakalanmış; ameliyat fobisi nedeniyle ameliyat olmamıştır. Beynindeki kan dolaşımı bozukluğu nedeniyle 1978’de bir konferans sırasında konuşmasını yitirmiştir.Her şeye karşın ikna edilmesi üzerine geçirdiği ameliyat sonrasında karın zarı iltihaplanmış, kan zehirlenmesi sonucu tarifsiz acılar içinde “tedavim yok ölüyorum” son sözleriyle 1981 yılında yaşamdan ayrılmıştır. Alman düşünür Heidegger, seksen altı yaşında 26 Mayıs 1976 günü uykusunda ölmüştür. Moritz Schlick, Nazi partisine üye olmaya giden ruh hastası bir öğrenci tarafından bıçaklanmıştır. Wittgenstein, doğum gününün ertesi günü ölmüştür. Arkadaşı bayan Bevan’ın uyumak üzere uzandığı sırada üstüne elektrikli battaniye örterek “mutlu geri dönüşler” demesi üzerine “geri dönüş olmayacak” yanıtını vermiş ve bir daha uyanmamıştır. Derrida, pankreas kanserinden, babası ile aynı yaşta ve aynı hastalıktan ölmüştür. Gilles Deleuze, amfizem acısından kurtulmak için kendisini Paris’teki evinin penceresinden boşluğa bırakmıştır. Deleuze, ölenin organik varlığımız olduğunu, yaşamın asla ölmeyeceğini söylemiştir. Hayatı sevinç üreten olumlayıcı yaratım olarak yorumlamıştır. Bu düşünceleri bağlamında yaşamcı(vitalist)bir düşünür olan Deleuze, Spinoza, Nietzsche ve Bergson geleneğine bağlıdır. Hatta Spinoza’ya  felsefecilerin İsa’sı adını vermiştir. Yirminci yüzyılın en önemli politik düşünürlerinden olan John Rawl ise 1995 yılında bir felç geçirmiş, 2002 yılında kalp krizi sonrasında uyurken ölmüştür. Rawl’ın Adalet Kuramı / The Theory of Justice adlı kitabı ABD’de, 1980 ve 1990’lı yıllarda liberal ve sosyal demokrat politikacıları etkilemiştir. Rawl’ın doğru adalet kavramı, yasal toplum görüşü, temel hak ve özgürlüklerin çerçevesi içinde iyinin farklı kavramlarıyla örtüşen bir halk uzlaşmasıdır. Eski bir asker ve gazi olan John Rawl, 1999 yılında ABD Başkanı Bill Clinton tarafından özgürlük madalyasıyla ödüllendirilmiştir.

Filozofların ölümü ve ölüme değin bakış açılarını, felsefelerini özetlediğim bu yazımı özellikle yeni, eski tanınmış, yaşamımızda etkili olmuş ölü filozofları seçerek düzenledim. Daha çok sayıda adı anılması gereken filozof  da var elbet. Filozofların ölüme dair düşüncelerinin, bunun gibi bir deneme yazısının boyutlarını rahatlıkla aşarak hacimli bir kitap oluşturacak kadar kapsamlı olduğunu düşünüyorum. Her neyse, hepimiz insanız ve dahisi, delisi, akıllısı, filozofu, burjuvası, proletaryası, varsılı, yoksulu fark etmiyor eşitleyen, kimseye ayrıcalık tanımayan komünist ölümkarşısında. Montaigne’in sözü tüm insanlar için en doğrusu galiba: “Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.”

 

Abdullah Şevki

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ