ESKİ ADIYAMAN’DA SOSYO-KÜLTÜREL YAŞAM VE RAMAZAN

ESKİ ADIYAMAN’DA SOSYO-KÜLTÜREL YAŞAM VE RAMAZAN

Aklım ermeye başladığından itibaren, ülkemizin birçok şehrinde Ramazanlar, dini ve milli bayramlar yaşadım. Bu bayram günlerinin pek çoğu bende önemli hatıralar bıraktı, fakat çocukluk ve gençlik yıllarımda Adıyaman’da yaşadığım Ramazan ve birkaç dini bayramın coşkusunu hiçbir zaman unutamadım.

1950’li yıllarda Adıyaman, kalenin çevresinde kümelenmiş çoğu avlulu toprak damlı evlerden oluşan, yaklaşık sekiz bin nüfuslu, Malatya’ya bağlı küçük ve şirin bir ilçeydi (1954’te il merkezi oldu). İnsanlar geçimini genellikle tarıma dayalı olarak sağladıkları için zanaatkârların çoğunluğu genel ihtiyaç maddeleri yanında, tarım ve hayvancılığa yönelik alet ve malzemeler imal ederdi. Çarşıdaki diğer esnaf ise, sanayi ürünü ve ilçede üretilmeyen ihtiyaç maddesi mal ve gereçleri dışarıdan temin ederek satardı.

Şehrin merkez ve köylerinde elde edilen ürünler katır ve merkeplerle çarşıya taşınıp, bir bölümü halka bir kısmı da başka illere satmak üzere ürün toplayan tüccarların aracılarına satılırdı. Bazı ürünlerin alıcısı da kamu kuruluşlarıydı; haşhaşı ve tütünü Tekel İdaresi, pancarı Malatya Şeker fabrikası, buğday, arpa ve mercimeğin bir kısmını T.M.O. satın alır; diğer bölümü ya dışarıya satılır ya da tüketimde kullanılırdı. Halk ürettiği ürünleri, dışarıdan gelen tüccarlar adına çalışan aracıların oluşturduğu piyasada oldukça düşük fiyattan satmaktan yakınır, ancak başka çareleri olmadığı için her yıl malını yine aracıya satmak zorunda kalırdı. Daha sonra Türkiye genel ekonomisinin bu şekilde oluştuğunu öğrenmem beni hiç de şaşırtmadı!

Gazlı ve boyalı içeceklerin olmadığı o yıllarda halkın serinlemek için içtiği genellikle, limonata, ayran, koruk ve meyan şerbetiydi. Yoğurt çorbası, su ve meşrubatların soğutulma işlemi içerisine atılan karla sağlanırdı. Meşrubatın dışında İlçenin ve yörenin yaz aylarında vazgeçilmezleri arasında, keçi sütünden yapılan dövme dondurmayı da sayabiliriz. Kar aynı zamanda dondurma imalatında da kullanıldığı için, bunaltıcı yaz aylarının hele Ramazanın en çok aranan tüketim maddesiydi. Bu nedenle “karcılık” mesleği en önemli sektörlerden birini oluşturmak-taydı. Kış aylarında kar yağdığında dağdaki güneş görmeyen çukurlar ve kuytu mağaralara küreklerle basılarak sıkıştırılan karlar, yaz aylarında bloklar halinde kesilerek merkepler sırtında taşınır, çarşıda seyyar tezgâhlarda testere ile göz kararı kesilerek satılırdı. Talep çoğalınca çarşının yanında Yenipınar ve Eskisaray camilerinin önünde de tezgâhlar kurulmaya başlandı. Birçok esnaf ve sanatkarın işi unvanı lakabına yansıdığı gibi, bazıları da mesleklerini soyadı olarak almıştı.

Günümüzde “karcı” yanında “ekmekçi”, “değirmenci” , “köşker”, “dereci “ gibi pek çok meslek, tarihin arşivine kalktığı halde, o işlerle uğraşanların torunları dedelerinin mesleklerini soyad veya lakap olarak yaşatmaktadırlar.
Her ailenin bir lakabı vardı, bu lakaplardan bazıları toplumda tebessüm, hatta gülüşmelere sebep olacak kadar tuhaftı. Soya mal olmuş lakaplar, ailenin aidiyet bağını temsil ettiğinden, yöre kültüründe oldukça önemlidir.

Söz lakaptan açılmışken, biraz da kendi aile lakabımızdan bahsedeyim. Büyük dedem Yusuf, çulha (dokumacı) mesleğini yapmaktaymış. Genellikle de yatak şiltesi dokuyarak çarşıda satarmış. Bu nedenle “şilte” lakabıyla ünlenmiş. Onun oğlu Abdurrahman dedem, soyadı yasasından önce atadan gelen “Düzen Ali oğulları” unvanının yanında, bu lakabı da kullanırmış. Soyadı yasasında diğer amca oğullarından Şeyh Efendi nüfus memuru olma avantajını kullanarak, “Düzen” soyadını alıp bloke edince, dedem de “esas düzen benim” diyerek “Özdüzen” soyadını almış; başka bir amca oğlu da “sapına kadar düzen benim” deyip “Sapdüzen” soyadını alarak halkayı tamamlamış.

Babam Tuz Hanı girişindeki ve önündeki dükkânlarda İzmir, Konya, Adana, ve İskenderun şehirlerinden Demiryolu ile gölbaşına oradan da kara yoluyla getirerek Adıyaman genelinde satışını yaptığı tuz, tenekeli gaz, benzin, demir, kalay, tarım gereçleri gibi mamul ve yarı mamul maddelerle uğraştığından, halktan nalbant, demirci, kalaycı ve şoför esnafı yanında, köylülerle de diyalogu oldukça yüksekti.

Bu nedenle, şehrin yanında köylerde de tanınmaktaydı. Babamın o yıllarda birkaç kez,“keşke deden ‘şilte’ soyadını alsaydı, benim işime daha çok yarardı” diye yakındığını duyunca, bir anlam verememiştim. Daha sonraki yıllarda, ticarette “marka” olmanın ne işe yaradığı ve “marka değerinin” ne olduğunu öğrendiğimde, babamın bilerek ya da bilmeyerek o günlerde çok önemli bir konuya parmak bastığını anladım.

Halit Özdüzen

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ