ESKİ ADIYAMAN’DA SOSYO-KÜLTÜREL YAŞAM VE RAMAZAN İKİNCİ BÖLÜM

ESKİ ADIYAMAN’DA SOSYO-KÜLTÜREL YAŞAM VE RAMAZAN İKİNCİ BÖLÜM

Eski Adıyaman’da Tarımsal Üretim Alanları
60 hatta 70 ‘li yıllaraŞehirdeki evlerin hemen bitiminde, yaklaşık bir- iki kilometre genişliğinde şehri çevreleyen ve sulu tarım yapılan bahçeler kuşağı bulunmaktaydı. Onların üzerinde anaç gever denilen geniş su arkları, o arkların devamında daha küçük kanallarla sular bahçe arklarına kadar taşınırdı. Sulama işi “sucu ve harıkçılar” tarafından sıraya konulmuştu. Sulama sırası gelen bahçe sahibi ya da “cenan” denilen yarıcılar bahçelerini bu sularla sulanmaktaydı. . Su kanalları işini düzenleyen koruma-kontrol görevlilerine “harıkçı” veya “sucu” ismi çok eskilere dayanmaktaydı.. O işle uğraşan şahıslarda soyadı yasasıyla, “Sucu” veya “Harıkçı” soyadını almışlardı..Adıyaman’da bir dönem Belediye başkanlığı yapmış bulunan Miktat Gürleviğinde soyadı başkanlığ seçildiğinde Harıkçı’ydı. Daha sonra Gürlevik suyunu Adıyaman’a getirince soyadını ,Gürlevik olarak değiştirmişti
Su arkları, yaz aylarında sulama işlevinin yanında çocukların yüzme ve eğlence yerleriydi. Kadınlar çamaşır ve yatak yünlerini orada yıkar, çevresinde sehre (piknik) yaparlardı. Tokaçlarla dövülerek yıkanan çamaşır ve yatak yünleri arkların çevresindeki siyeç (çit) ve çalılıklara sererek kurutulurdu Bizim kuşak yüzmeyi o kanallarda öğrenerek, “Pirin” ve zamanlar “Millet Bahçesi” denen parkın havuzunda geliştirmiştir. Şimdilerde o kanallar ve havuzların yerlerinde yeller esmektedir.
Meyve bahçeleri ve derelerde erik, elma, kaysı, kiraz, ceviz, nar, dut ve incir üretimi yapılmakta, yine mevsimine göre, lahana, marul, pörçüklü (siyah havuç), soğan, samursak, maydanoz, mısır, fasulye, domates, kabak, karpuz, patlıcan, biber, bamya gibi tüketim; pamuk, tütün, pancar, haşhaş, gibi sanayi ham maddeleri, arpa, yonca gibi yem bitkileri üretilirdi. Her evin birkaç kümes hayvanı yanında süt ve gübresinden yararlandığı küçük ya da büyükbaş hayvanı olur, bahçelerde yetişen yabani ot ve zirai atıklarla beslenirlerdi. Dere işleriyle uğraşanlara “dereci” denildiği gibi, bahçe işleriyle uğraşanlara da “bahçeci” denilmekteydi.
Su kanallarının hemen üst bölümünde, bir ya da iki kilometrelik arazi kuşağında, üzüm bağları, incirlikler dutluklar ve fıstıklıklar bulunur; bunların arasındaki tarlalara da kavun, karpuz ve hıta (acur) ekilirdi. Bağ kuşağından sonra, çevredeki en yakın köylerin hududuna kadar uzanan susuz tarım arazileri yer almaktaydı. Oralarda da genellikle buğday, arpa, nohut, mercimek ekilrdi. Göçler sonucu, modernite ve yanlış şehirleşme ile beraber o üç kuşak tarım alanı da yok oldu. Bununla da yetinmeyen şehir, kendi kabına sığmayarak çevre köyleri de yutmaya başladı. Sonuçta o natürel gıdalarla beslenen insanların torunları, şimdilerde marketlerin hormonlu gıdalarına mahkûm oldular!
Serin Bağ Geceleri
Yaz aylarında şehir çok sıcak olduğundan, haziran ayından itibaren halk bağ ve bahçelere göçerek oralarda konaklardı. İklimden dolayı gündüzler kırsalda da sıcak olmakla beraber, geceleri hayli serin ve sakin olurdu. Şehirde ayrı ayrı mahalle ve sokaklarda yaşayan insanların yazlık komşulukları başlardı. Buradaki komşuluklar daha bir sıkı –fıkı, daha bir candandı. Büyük küçük herkes birbirinin mal, can ve namusunu kollamaya çalışırdı. Bir tehlike anında birleşerek, o tehlikeyi uzaklaştırır, hastalık ve cenaze işlerinde yakın akraba gibi yardımlaşırlardı. Komşular kendi mahsulünden birbirine ikram ettikleri gibi, ürünün hasat dönemlerinde ihtiyaç sahibine kap, kacak araç-gereç takviyesi yapılıp, imece usulü yardımlaşma sağlanırdı. Bu nedenle kırda şehirden ayrı bir kültür ve sosyal anlayış gelişmişti. O kültür belki de tarihteki göçebe yaşamın o günlere kadar taşınan son kalıntılarıydı
Kırsalın yeni sakinlerinin bağ ve bahçesinde “hayma”’sını* kurduğu araziye hâkim bir yerleri olur, her yıl sürekli oraya kurardı. Ailelerin sosyo- kültürel ve ekonomik yapısına göre bazı farklılıklar görülmekle beraber, “hayma” yere çakılan dört kalın çatallı ağacın üzerine yayılan tahta döşeme ya da üstüne kurulan hurma tahttan oluşurdu. Kat yüksekliği iki buçuk, üç metre kadar, kapladığı alan yaklaşık sekiz- on metre kare civarındaydı. Haymanın üç cephesi, içerisi gölgelik olsun ve rüzgârdan korunsun diye yapraklı ağaç dallarıyla kaplanırdı. *Hayma, eski Türklerde çadır demektir. Hayma yerinin yakınında (genellikle güneyinde), kuzeyi taş ve çamurla siperlenmiş ateş yakılıp, yemeğin yapılacağı taştan yapılma bir ocak, onun ilerisindeki sapa bir yerde, çevresi ağaç dallarıyla çevrili, kapısı bezden yapılma, taş yükseltili bir tuvaleti olurdu.
Su, komşuların müşterek kullandığı kuyulardan, genelde kadınlar ve çocuklar tarafından kovalarla çekilerek taşınırdı. Bazen de erkekler tarafından teneke veya tuluklarla merkep sırtında taşınarak, küp veya büyük bakır bir kazanda depolanır, içme ve yemek dışındaki ihtiyaçta kullanılırdı. Yemek ve içmekte kullanılan sular kapaklı kaplarda saklanırdı
Akşamları yemekler yendikten sonra, tahtın üstüne “süllüm” denilen ağaç seyyar merdivenden çıkılır; orada sohbet edilir ve uyku zamanı yatılırdı. Geceleri -yatıncaya kadar- aydınlatma ekonomik konumu zengin ailelerde lüks lambası diğerlerinde gemici feneri ile yapılmaktaydı. Sabahleyin yaşam aktivitesi haymanın gölgeliğinde devam ederdi. Bu yarı göçebe yaşam, bağlarda “kergah” denilen bağbozumu, bahçelerde hasat sonuna kadar devam ederdi..
Babam şehirdeki ticarethane yanında, bağ ve bahçe işleriyle de uğraşmayı severdi. Bağın yakınındaki bahçe ve tarlalarını pamuk ve tütün ekimi için yarıcıya verir, her gün sabah namazından sonra giderek oraları kontrol eder, bizler uyanmadan dönerdi. Ticaret yanında yazı-yaban işlerini de başarıyla yürütmesi, çevrede takdirle karşılandığını gözlemiş, pek çok kişinin o konuda kendisine danıştığına şahit olmuştum. Yönelen yardım taleplerinden kıvanç duyar, fiilen yardımcı olmaktan büyük zevk alırdı.
Babam gibi pek çok aile reisi de sanat ve ticaret yanında bağ ve bahçe işlerinden anlardı. Günümüz insanlarının bitkinlik ve yılgınlığına baktığımda, o insanların bitmez tükenmez enerjiyi nereden ve nasıl elde ettiğini anlamakta zorlandığımı belirtmek isterim. İşin sırrı, belki de temiz hava, su ve doğal gıda da saklıydı. Onlar ekonomik yönden çok fazla zengin değillerdi, ancak oldukça mutluydular. Bizlere gelince, zenginimiz –fakirimiz mutsuz ve karamsar yaşamaktayız. ( Halit Özdüzen)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ