BU DA GEÇER YA HÛ VE BİR ZULÜM KURUNTUSU 1

BU DA GEÇER YA HÛ VE BİR ZULÜM KURUNTUSU 1

Yazımda kullandığım başlığın bir yaşanmışlığının olduğunu sizlerde biliyorsunuz. Bu yazı iki bölümden oluşacak. Yazımın birinci bölümünde sorularım ve bu sorulara bağlı basit psikolojik ve felsefi bir analizim olacak, ikinci bölümünde ise ” Bu da geçer ya Hû” nun günümüz insanın anlaşılmasındaki etkisi ne olabilir sorusuna cevap aramaya çalışacağım.

Yazıda bahsini edeceğim insanlarla paranoyak tipler arasındaki benzerlik “zulüm kuruntusuna” sahip olmalarıdır. Zulüm kuruntusuna kapılmış paranoyaklar, çevresinden bir kimsenin, kendisine eziyet eden kişi olduğuna inanmasına rağmen onu hemen babası mevkisine koyar. Bu baba, figüratif bir baba olmasına rağmen gerçek babadan daha belirleyici ve etkilidir. Zulüm kuruntusunun geçmişten bugüne kadar devam eden izlerini sürdüğünüzde ise ortaçağ insanının kralı ya da ilkel insanın kabile lideri karşısındaki tavrı ile günümüzdeki bu sürü insanın aile içi ya da dışı sosyal bir yetkeye karşı sergilediği nevrotik tavır arasındaki benzerlikler beni nedense hiç şaşırtmıyor. Beni asıl şaşırtan günümüz dünyasında bu lider kültüne nevrotik düzeyde sahip çıkanlar.

Bu durumun felsefi ve psikolojik bir analizini yaptığınızda şöyle bir manzarayla karşılaşıyorsunuz:
Biliyorsunuz çoçuk daima babaya mutlak güç atfeder ve kendine olan güvensizliğini bu yolla aşmaya çalışır. Ama her çocuk büyür ve güçsüzlüğünü yener. Ne gariptir ki bu tipler ise hep çocuk kalmak istiyorlar. Neden?
Bu bilinçli bir tercih midir?
Bunlara sormak lazım siz ne zaman gerçek babanızı kaybettiniz?
Siz, bu tapınma durumunu normalleştirerek aslında gerçek babanızı yaşarken öldürmüş olmuyor musunuz?

Bütün peygamberler insan eliyle yapılmış ilahları parçalarken nasıl oluyorda inandığınız dinin peygamberini aşarak bilerek ve isteyerek içinizde açtığınız mağaraya kendinizi korkakça hapsedebiliyorsunuz?
Özne olmaya nasıl oluyorda bu kadar şiddetli bir biçimde direnebiliyorsunuz, yoksa bu durum yaratılışınızın garip bir cilvesi mi?

Bir yetkeye yapışma hali acaba tek başına toplumsal koşulların bir neticesi olabilir mi? İstenen insan olmak kendine verilenle yetinmek sizi tercih edilebilir hale getirebilir fakat bu şekilde tercih edilir hale gelmekle kendinizi yok ettiğinizin farkında mısınız?

Bu konuda parazitlerin türemesi gibi soruları çoğaltmak mümkün. Peki vahim olan ne?

Nietzsche “Zerdüşt Böyle Buyurdu” adlı eserinde sürü insanını tarif ederken ” Kamburu alınırsa kamburdan, tini alınmış olur ondan-budur halkın öğrettiği. Ve gözleri açılırsa körün, öyle fena şeyler görür ki yeryüzünde: beddua eder, kendisini iyileştirene. Bir felçliyi yürüten, en büyük zararı verir ona: çünkü yürümeye başlar başlamaz, günahları da yürür onunla birlikte – budur halkın öğrettiği, sakatlar hakkında…” der. Bu da laflardan çıkarmamız gereken ders ne olmalıdır? Bir üst paragrafta vahim olanın ne olduğunu sormuştum. Vahim olan: kötülükten besleneni kötülük yapmaktan uzaklaştırdığınızda ona, en büyük kötülüğü yapmış olduğunuzu düşünmesidir. Burada mesele kötülük yapanı engellemek isteyende değil, mesele kendi içinde kendisinin kötülüğe seyirci kalmasını sağlayanda. Seyirci kalmanın irade zayıflığından daha beter bir durum olduğunu sanırım anlatmama gerek yok. Çünkü iradesizlik başlı başına kötülük yapmanın sebebi olabiliyor.

Ah sevgili ülkem, sen neler yaşadın neler gördün. Cinnet tarlasına dönmüş bu ülkede insan kalabilmek neden bu kadar zor hale geldi? Tarihinin hangi döneminde insanlıktan istifa etmiş adeta sürüleşmiş bu insanlar ne zaman ve neden bu kadar çoğalıverdi?
Neden?

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ