BİR KABUS ÜTOPYASINDAN GERÇEĞE

Mesut Erdemir

Yazarın şu ana kadar yazılmış 110 makalesi bulunuyor.

BİR KABUS ÜTOPYASINDAN GERÇEĞE

F. Bacon’ın Yeni Atlantis adlı kitabında yönetici ” Tanrı seni mutlu kılsın, ben sana elimdeki en büyük mücevheri vereceğim; çünkü sana, Süleyman Evi’nin doğru bir öyküsünü, Tanrı ve insanların iyiliği için anlatacağım… İşte çocuğum, Süleyman Evi’nin zenginlikleri bunlardır.”(1) diyerek sözünü bitirir.

Atlantis, Tanrının kucağında bilinmeyen bir ülkedir. Filozofun yaşadığı dönem ( 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başları ) eskiye tapınmanın ( Antik Yunan ) yoğun olarak yaşandığı ve bilginin erk ( güç ) olarak kabul edildiği bir dönemdir.

Yeni Atlantis (kontrollü ve iyimser ) ütopyasında, bilginin insanın hizmetinde olduğu bir evren tasarımıyla karşılaşıyoruz. Aynı zamanda 16. ve 17. yüzyıl bir düşünsel kahramanlık çağıdır. Yeni bir yüzyılın(21.YY) başlangıcında ise bilim, insanı, doğayı ve evreni anlama ve yorumlama aşamasından, denetleme, etkileme ve değiştirme aşamasına geçmiş bulunuyor. Yani bilim sadece bilmek için değil aynı zamanda denetlemek içindir şiarı, günümüzün temel bilim felsefesi anlayışı olarak önümüze sürülmektedir.” Amaç başka olunca araçlar da başka olur.”

” Tarihin ve ideolojilerin sonu geldi.” çığlıkları atan “Batı” kaynaklı kafalar, tarihi, efendilerinin istediği gibi noktalamanın ve “modern kapitalizm”in donanımlarını daha da saldırgan, yıkıcı hale getirmenin hesaplarını yapmakla meşguldürler. Nasıl? Bilimin sınırlarını genişleterek. Bir şeyin sınırlarını genişletmek birçok insana iyimser ( optimal ) bir davranış olarak görülebilir. Oysa toplumların tarihsel deneyimleri, bugünkü toplumları-hele ezilen milletleri- uyarmaktadır. Tarihsel süreç içerisinde bilimin üretilme ve kullanılma mantığına baktığımızda insanın biyolojik ve düşünsel varlığına saldırının üç boyutlu gerçekleştiğini görüyoruz: 1-Düşüncenin baskı altına alınması, 2-Düşüncenin yönlendirilmesi, 3-Düşüncenin denetimi.

“Modern” kapitalizm birinci ve ikinci maddeleri, yarattığı toplumsal kurumlarıyla ( hastaneleri, okulları vd. ) ve teknolojik araçlarıyla ( iletişim araçları, kitle imha silahları vd.) önemli oranda gerçekleştirdi. Üçüncü madde ise yaşanan bu iki merhaleden daha farklı bir boyut ve içerik taşımaktadır. Artık, insan düşüncesinin etkilenmesi değil, bizzat yaratılması ( oluşturulması ) amaçlanmaktadır. G.Galilei’nin 1590’larda Pisa kulesinden bir top güllesi ve bir misket bırakarak yaptığı düşünülen ünlü serbest düşünce deneyinin üzerinden uzun bir zaman geçti .Artık cisimlerin bilimin objesi olma dönemi hızla kapanmış , bizzat insan, bedeni ve ruhuyla bilimin fütursuz müdahale alanı içerisine girmiştir.

Fen bilimlerinin doğayı, katı kurallarla sınırlama ve açıklama alışkanlığı, insani bilimlerinde “bilimsel” uslamlama yöntemi haline dönüşmüştür. “Karmaşık doğa olaylarını ve sorunlarımızı dikkatle tanımlayıp”, toplumsal ve ruhsal olgularımızı yalıtıp, davranışlarımızın sınırlarını çizerek, artık kendimizi, dışımızdaki insanları ve kültürleri matematiksel bir kesinlikle yargılayabiliriz.

Düşünce deneyleri, insana sınırları çizilmiş, değişmez sonuçları dayatmadığı halde (düşünce deneylerinde aynı deneyi dinleyen iki kişinin tümüyle zıt görüşleri dile getirmeleri olanaklıdır)(2) çağımızda insanın kendini , doğal ve toplumsal olguları nasıl algılaması gerektiğini, kitle iletişim araçları ve siyaset mekanizması belirlemektedir. Bilincini yitirmiş kemancı(3) örneğinde olduğu gibi, kendimizi bu “tartışılmaz doğrulara” teslim etmekten başka bir çaremiz kalmamaktadır. Emperyalizm çağında, kapitalizmin sınır tanımayan kar anlayışı, bir yandan bilimi metalaştırırken diğer yandan insanın doğal yapısını kendi eliyle tahrip edip bir lokman hekim rolüne bürünmektedir. Bio-teknoloji alanındaki gelişmeler bu yaklaşımımızı doğrulamaktadır. “Bilimle bilimkurgu arasındaki sınırlar önümüzdeki bin yılın başlarında daha da belirsizleşecek gibi.

Bilgisayar teknolojisindeki dehşet verici gelişmelerin, önümüzdeki yıllarda makineleri insan beynine üstün kılacağını, uzmanlar belirtiyor. Artık yapay zeka değil, süper bilgisayarlarla donatılmış makinelerin “yapay bilinci”, bilimin hedefi…..Ray Kurzweil’e göre, önümüzdeki 20 yıl içinde insan zekasının yazılımı hazırlanacak. 2019 yılında 1000 dolarlık sıradan bir masa üstü bilgisayar, insan beyninin işlem kapasitesine , yani saniyede 20 katrilyon işlem yapma yeteneğine erişecek.”(4) Hatta yirmi birinci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru, 1000 dolarlık bir bilgisayarın hesaplama gücü, dünyada yaşayan bütün insanların beyin gücüne denk olacak.

Bu aşamada kritik bir ikilem ortaya çıkmaktadır: İnsan kendi tezini mi devam ettirecek, yoksa anti-tezini üreterek kendi soyunun köleleşmesini sağlayan “yeni” bir senteze mi ulaşacak? Bio-teknoloji alanında görülen son gelişmeler, bu konudaki karamsar ütopyaları destekler konumdadır. Kurzweil, beynin bir fonksiyonu olan zekanın, beyin üzerinde yapılacak bir tarama yöntemiyle kopyalanıp bir bedene büründürülebileceğini öne sürmektedir. Gelişmenin bu aşamasında yanıtlanması gereken bazı sorular ortaya çıkmaktadır. Zeki robotların giderek insanlaşması olanaklı mıdır? ( Bu sorunun yanıtı biraz da insanın ne kadar makineleştiğiyle ilişkilidir.) Holland’a göre, insanın yaptığı makineler ” sağır, dilsiz ve kör bir insana benzeyen aygıtlardır.”(5) Bu nedenle aygıtların, modern bir bio-psiko-sosyal içerik kazanabilmeleri mümkün değildir. Kurzweil ise bu soruya daha temkinli bir yanıt vermektedir. Ona göre ,aygıt yaratan insan, yarattığı robotları ve nanobotları ne kadar geliştirirse bu makinelerin kendi kuşaklarını yaratma olanakları da o kadar artacaktır. Bu robotlar ve nanobotlar sürüsü insan bilincinin işlevlerine sahip olabilecekler mi? Bunların bir aile yaşamları olacak mı? Anne, baba kavramlarını bilecekler mi? Yoksa tek kişilik yeni bir aile modeli mi geliştirecekler? Bizlerin yaşamış oldukları korkuları, sevinçleri,acıları, umutları veya hayalleri yaşayabilecekler mi? Bu soruların yanıtlarını şimdiden verebilmek çok zor . Fakat tekelci kapitalizmin yarattığı, sırf tüketime dayalı toplum modelinin, sorgulanma ve değiştirilme süreci hızlandıkça ve toplumların kendi tarihsel doğalarına uygun yaşama arzuları eyleme dönüştükçe, makinelerin “egemenliğ”indeki bu toplum modelinin gerçekleşme olasılığı azalmaktadır. Zira kapitalizmin insanlığa sunacağı idolleri ve hedefleri kalmamıştır. Yani ateş bacayı sarmış ve korku diz boyu haline gelmiştir.

Bugün ABD’de ve Avrupa ülkelerinde denetimci ve müdahaleci psikoloji alanında araştırmaların yoğunlaşması bunun bir kanıtıdır. Hatta bu alandaki gelişmeler uygulama aşamasına sıçramıştır. NATO’ nun son Yugoslavya operasyonu bunu tipik bir örneğidir. Bu operasyon bölgesinde (Kosova) NATO, bir elektronik ağ oluşturdu. Görünen amaç, Yugoslavya ordusunun iletişimini kesmek, asıl amaç ise “elektro manyetik silahları” denemekti ve denendi. Bir süre sonra ise bölge insanında baş ağrıları, kusma ve sinirsel bozukluklar görülmeye başlandı. Savunma hazırdı, bizler bu silahları insan öldürmemek için kullanıyoruz.

Gelelim yazımızın asıl konusuna. Düşünce ve kişilik kontrolü alanındaki çalışmalar 1940 yıllarda başladı. Burada asıl amaç “insan davranışının ve kimyasının analiz edilmesiydi.” Bu alanda yapılan çalışmalar bir liste halinde sunulabilir.

*İkinci dünya savaşında nazilerin canlı insan deneklerinden sağlamış oldukları gazların kişiliğe ve davranışlara etkisine ait tüm bilgiler, bu dönemde ABD’nin bilim kanallarına aktarılmıştır. (1945-50)

*Nazilerin uyuşturucunun insan davranışları üzerindeki etkilerine yönelik çalışmaları ABD tarafından kullanılmış ve yeni bir uyuşturucu (LSD) üretilerek ,ABD’nin isyancı gençliği üzerinde denenmiştir.(1960)

*Radyasyonun insan davranışları üzerindeki etkileri ABD’nin bazı hapishanelerinde mahkumlar üzerinde test edilmiştir.(1950)

*Son elli yıl içerisinde mikrodalga silahların çeşitli savaşlarda ve toplumsal başkaldırıların bastırılmasında kullanılması bir gerçektir.

Bugün “modernlik” adına yapılan bilimsel çalışmalar, insanın bağımsız ve bilinçli bir varlık olma amacını yok etmeye yöneliktir. Yapılan deneysel çalışmalar da seçilmiş bazı duygu ve düşüncelerin insan beynine aktarılabileceğini göstermektedir. Burada temel hedef insansız makinelerle insanları yönetmektir.

Teknolojik atılım, iyiye yönelik bir değişimi ifade etmekle beraber, toplumsal alanda bazı radikal değişimleri de beraberinde getirmektedir. Enformasyon toplumu, bilgi toplumu gibi iyimserlik kokan kavramlar aynı zamanda emperyalizm çağının gözetim toplumunu yaratan kavramlar haline gelmektedir. Orwell ve Foucault gibi karamsar ütopyacıların disipliner toplumları yani gözetim toplumları, iletişim çağının teknolojik olanaklarıyla sağlanabilir. Bu aynı zamanda “psiko-modern toplumun” yakın bir zamandaki gerçekleşebilir bir öngörüsüdür. Psiko-patolojik bulgular gelecekte kapitalizmin insana sanal bir özgürlük ve robot bir toplum sunduğunu göstermektedir. Bu yazıda anlatılanlar bir bilimkurgu filminden alınmış enstantaneler değil, gerçektir.

 

MESUT ERDEMİR Felsefe Öğretmeni nicinfelsefe@hotmail.com mesut_erdemir@mynet.com KAYNAKLAR

1-BACON F. Yeni Atlantis

2-KURTULUŞ Ö. Düşünce Deneyleri-Bilim ve Teknik-sayı:379-sayfa:52

3-GÜRDİLEK R. Biyonik Geleceğimiz-Bilim ve Teknik-sayı:383-sayfa:57

4-GÜRDİLEK R. Biyonik Geleceğimiz-Bilim ve Teknik-sayı:383-sayfa:50

5-GÜRDİLEK R. Biyonik Geleceğimiz-Bilim ve Teknik-sayı:383-sayfa:52

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ