ATEŞLİ BİR KEMALİST: NECİP FAZIL KISAKÜREK

  • 25 Şubat 2019
  • 158 kez görüntülendi.
ATEŞLİ BİR KEMALİST: NECİP FAZIL KISAKÜREK

Günümüz muhafazakar çevrelerin en sarıp sarmaladığı figürlerden birisi kuşkusuz Necip Fazıl Kısakürek’tir. Onun fikirleri,konuşmaları, kitapları Cumhuriyet ve devrim ilkeleri aleyhine kullanılan birer delil olarak karşımıza getirilip duruyor. Fakat Atatürk öldüğünde Cumhuriyet Gazetesi’nde en anlamlı yazıyı belki de o yazıyor. 26 Kasım 1938 tarihli bu yazı yazıldığında 31 yaşında olan Necip Fazıl muhtemelen henüz hidayete(!) ermemiş radikal bir Kemalist imiş:

“Son on beş gündür her sabah yatağımızdan kalkıp Dolmabahçe Sarayı’nı yerinde bulduktan sonra, ona varlık ve mana izafe eden unsurun yok olduğuna inanabilmek, yaban bir idrak işkencesi; Atatürk’ten bir parça halinde kalan birçok şey arasında onun yokluğu, merkezi olmayan bir daire tasviri gibi içinden çıkılmaz bir muhal hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edasıyla ölüm, Atatürk’ü hüviyeti etrafındaki büyük zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü. Ölüm, her insanda basit bir tezahür farkı ile aynı marifeti tekrarlamasına rağmen; bu son misalde bulduğu müeyyide kudretini, bütün tarih boyunca sık sık ele geçirebilmiş değildir. Yaratıcının, bir defa bile şaşırmamaya memur sadık işçisi, bu misalde kudretinin her zamanki mevzuu ile mevzuunun bu defaki kudretini bir araya getirdi. Mahalleden bir ölü çıktığı zaman o semt, ister istemez kendisine bir alâka payı düştüğünü kabul eder. Ölümünün mücerred sirayet ve ihtarı küçük küçük bir mesafe yakınlığını, bir nevi akrabalık haline getirdi. Fakat ne de olsa ölen ne kadar içtimai ve herkese ait hüviyet taşırsa taşısın bu bağ, kan ve his yakınları karşısında, sadece yapma bir zihin telaşı uyandırmaktan ötürü bir acı duyurmaz. Bütün dünyada, kralına anası kadar yanacak kimse yoktur. Bu zalim ruh kanununa rağmen bu defaki ölüm, vatanın her evinden çıkmış kadar göze büyük göründü. Evimizdeki bir kahve fincanının çatlaması, bize Yedikule surlarının çöküşünden daha tesirli geldiği halde; bu defaki ölümü hepimiz, fi’li ve şahsi bir mülkiyet kaybı ifadesiyle duyduk. İçtimai ölüler arasında her evin ölüsü olabilmiş kahramanlar, tek eldeki parmak sayısı kadar azdır.

Hiçbir Türk, kendini, devlet reisine, bütün dünyanın bu türlü bir saygı göstereceğini ümit etmezdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir ihtirama sahip olabilmiş hükümdar yoktur. Avrupa’nın, bize en yabancı milletlerine kadar heyetlerle, askeri kıt’alarla ve en büyük mümessillerle Ankara’ya koşmuş olması gösteriyor ki Garp, Atatürk’ün şahsında Türk ehliyet ve kıymetine artık inanmıştır. Bu inandırışın büyük aksiyonunu yapan milli kahraman’ın ölüsü karşısında da hiçbir protokol kaidesinin olmadığı ve hiçbir Garplının bir yabancıya göstermediği bir hürmetle şapkasını çıkarmaktadır.
Atatürk’ün gözleriyle görmediği bu manzarayı biz yalnız gözlerimize bırakmayarak kesin bir delalet halinde şuurumuza indirmekle mükellefiz O Türk’e, hem Türk’ü, hem de Avrupalıyı inandırabildi.

(…) Benim gözümde  birbirine bağlı iki işin sahibi iki Atatürk var. Zaman tasnifinde  bunlardan biri düşmanın denize dökülüşüne, öbürü de bugüne kadar sürer… Biri ölüm hükmü giymiş bir milleti şahlandırdı.. Mucize çapında bir başarışla madde ve askerlik planında muzaffer kıldırdı. Öbürü, bir fikir ve cemiyet planında yeni bir bünye inşasına girişti… İnkılapçı Atatürk’e bütün talih ve salahiyetini asker Atatürk hazırladı. Garip bir tesadüf cilvesi iki Atatürk’ten herbiri ayrı isimler taşıyor. Mustafa Kemal ve Atatürk… İnkılapçı Atatürk, Tanzimattan beri Türk cemiyetinin Avrupa medeniyet manzumesine kavuşturulması yolunda girişilen yarım ve kısır teşebbüsleri tam ve yüzde yüz randımanlı hamleler haline getirdi. Türk cemiyetinin Tanzimat’tan beri alev alev yanan kafası ve ruhiyle bir türlü kararını bulamadığı, hududunu çizemediği, mevcutlardan neyi verip neyi vermeyeceğini, neyi alıp neyi almayacağını kestiremediği  medenileşme davasını, bütün şarkı topyekün vermek ve yerine bütün garbı topyekün almak şeklinde kökünden halletti. O’nun bu cüretli iradesinde, taşıdığı ruhî adelenin ihtizazına(titremesine) şahit oluruz.

Tanzimat eğer tabii seyrinde devam etseydi belki daha asırlarca, Atatürk’ün vardığı telakki ve cesaret merhalesine ulşatırılamayacaktı. Filhakika bütün müesseseleriyle Türk cemiyetine aşılanan garp, Türk toprakları üzerinde iktisadi, ilmi ictimai sahalarda büyük muvaffakiyetlerle yemişini vermeye başladı. Kurtuluş zaferini takip eden merhalede kanuni şapka, harf, yol, fabrika, banka, mektep, ordu, bütün aletleriyle vatana tatbik edilebilmiştir. Şu kadar ki, yalnız müsbet bilgiler ve maddi aletler manzumesi telakki eden ve ruhî planda garbın da bizzat kendi kendini aradığını bir fikir adamı gözünde  bu hareket, kıymet hükmünü saran bin bir çetin davaya karşı, nihayet madde planında büyük bir ıslahatçılık hareketi olmaktan ileri geçemez. Fikir, ahlak ve sanat cepheleriyle yepyeni, istiklalli ve şahsi bir cemiyet binası işiyle de bir tutulamaz. İkinci merhale Atatürk’ün ıslahatçılık tarihimizin en büyük çehresidir. Fakat ilk merhalenin Atatürk’ü ayın soydan hadiseler arasında, bütün beşer tarihinin en ulvî ifadesini taşır.

Milli kahramanın ölümü önünde duyduğumuz matem hissini, tek bir emniyet duygusu ile teselliye muktediriz: Teknesinde Atatürk’ü yoğuran soylu Türk milletinin, için için tekevvünleriyle aynı çapta kahramanlara daima gebe kalacağı emniyeti…”

Necip Fazıl’ın vaktiyle Atatürk hayranlığının, sevgisinin bilgi dışında bir anlamı yoktur şüphesiz. Bu yazının da eleştirilecek çok noktası vardır. Ama bugün koyu Necip Fazılcıların aynı zamanda nasıl Atatürk düşmanı olduklarını görüyoruz.  Bu yazısını okuyan Necip Fazılcılar Kemalist olur mu acaba???

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ