ATATÜRK’ÜN SELANİKTE DOĞDUĞU EV

ATATÜRK’ÜN SELANİKTE DOĞDUĞU EV

Bir gün bir telefon:
Sevgili Neval Konak arıyordu:
Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evi ziyaret ettiğini ve restorasyonu yapılan evin yeni bir müzecilik anlayışıyla yeniden düzenleneceğini, bir konuya mutlaka benim el atmamın yararlı olacağını söylüyordu.
Konu tam olarak şuydu: Bilindiği gibi ev, Selanik Konsolosluğumuzun bahçesinde bulunuyordu ve yıllar önce Yunanistan tarafından Türkiye’ye armağan edilmişti. Ev o zamana değin ciddi biçimde restore edilmemişti ve eskiyen yapının güçlendirilmesi gerekiyordu. Konuyu Bilgili Holding üstlenmiş ve Kültür Bakanlığı adına yenilenme işini yürütüyordu.
O arada basında kimi eleştiriler yapıldığını duyuyorduk. Evde iç sergi düzeni üzerine tam olarak düşünülen şuydu: Evin iç düzeninde her odaya bir ad verilerek orada konu odaklı modern bir sergi düzeni kurulacaktı. Ayrıca beş ayrı oda için, beş ayrı senaryo düşünülmüştü.
İşin ilginç yanı şuydu:
Bu sergiyi ve bilgilendirme panolarını hazırlama, ayrıca her oda için öngörülen beş ayrı belgesel filmin senaryo metnini yazma görevi bir vakıf üniversitesine verilmişti. Orada görev yapan kimi kişiler, bu çalışmayı yapmışlar ve sonucunu da Bilgili Holding’e teslim etmişlerdi.
Bunları gören sevgili Dr. Neval Konak, haklı olarak bunun bir facia olduğunu söylemekteydi.
Bir iki örnek vereyim:
Atatürk’ün yaşam öyküsünün anlatıldığı bilgi panolarında ve senaryo metinlerinde akıl almaz yanlışlar vardı. Bir yerde Atatürk, bütün okulları birincilikle bitiren bir öğrenci olarak gösteriliyor; başka bir yerde daha çocukluğunda sürekli namaz kıldığı iddia edilen bu milli kahramanın, bazen tepeler üzerinde koşarken kendini Allah’a kavuşmak için boşluğa bırakmak istediği yazılıyordu.
Örneğin yine, Selanik Kordon’daki Beyaz Kule, “Yedi Tepe” ile karıştırılıyor; bu ve bunun gibi somut pek çok yanlış yeterli olmuyormuş gibi, metin olarak yazılan şeyler, Atatürk’ü gerçek tarihi kimliğiyle tam olarak anlatmaktan bütünüyle uzak bulunuyordu. Yığınla yazım, bilgi ve ifade yanlışları vardı. Sergide kullanılan resimlerin pek çoğu gerçekle ilişkili bulunmuyor; üstelik resimlerin çözünürlükleri son derece kötü bulunuyordu. Metinlerde kullanılan dil, pekâlâ Türkiye ile Yunanistan arasında ciddi diplomatik kriz çıkaracak ölçüde fütursuzdu.
Daha neler neler…
Doğal olarak böyle bir görev ve sorumluluk verilirse, ne olursa olsun, nasıl kaçabilirdik ki?
Atatürk’ü tam olarak anlatmak, onun adına bir şey yapmak her şeyden önce onurdu. Ne para, ne pul; hiçbir şey düşünülemezdi. Ancak bu yanlışlarla da Atatürk’ün infial yaratacak ölçüde anlatımına nasıl göz yumulabilirdi ki?
Hızla bir çalışma grubu oluşturdum. Ben ve başka arkadaşlarım göreve hazırdık.
Ve Kültür Bakanlığı’nın uzmanları İzmir’e gelerek bizlerle temas kurdular. Yazışmalar yapıldı ve Rektörlük onayı ve görevlendirmesi ile çalışmalara başladık. Zamanımız çok kısaydı.
Hızla çalışarak sonuca ulaşmamız gerekiyordu.
Beş ayrı odanın, beş ayrı adı bulunuyordu: Atatürk ve Selanik, Atatürk ve Manastır, Atatürk ve İstanbul, Atatürk ve Ankara… Ve Atatürk ve Çocuk…
Her odada bu temalar işlenecek ve bu adlarla da üç boyutlu birer belgesel sunumu yapılacaktı.
Sergi hazırlanırken, resimler bire bir anlatılan konu ile doğru orantılı olacak; üç dilde bilgilendirme panoları hazırlanacak; bunlarda hiçbir yanlış bulunmamasına dikkat edilecek, ayrıca hiçbir şekilde birilerini rahatsız etmeyecek özende anlatım kullanılacak… En önemlisi de her odada ne kadar pano varsa, o panolarda gerek resim gerekse anlatım ve belgesel olarak tam bir bilgilendirme yapılacaktı.
Arkadaşlarım Alev Gözcü, Fevzi Çakmak ve Ferah Ayyılmaz hummalı bir çalışmanın içine girdiler. Baştan aşağı oturduk, bütün metinleri yeniden yazdık. Beş ayrı senaryo metnini bizzat ben yazdım ve arkadaşlarım gözden geçirerek, belgesel süresi için uyarlamalarda bulundular.
Bazı geceler enstitüde sabahlanıldı.
Sürekli Kültür Bakanlığı uzmanları ve ilgili holdingin sorumlu ve görevli kişileriyle saatler süren telefon görüşmeleri yapıldı. Her bir pano, milimetrelik ölçüler içinde masaya yatırıldı ve tek tek resimler aranıp bulunarak, telif hakları sorunu çıkmaması titizliği de gösterilerek, günler boyunca süren çalışmalarla iş sonuçlandırıldı.
Örneğin, basit sayılacak bir bilgi, bir tarih ya da örneğin her hangi bir okulda not ortalamasının ne olduğuna ilişkin belki elli ayrı kitap ve değişik kaynaklar taranarak, çarpraz okuma tekniğiyle doğrulama yapıldı. Yanlış bilgiler ayıklandı. Yeni ve özgün kimi fotoğraflar sergiye eklendi.
Belgeseller için uyarlanan senaryolar tek tek gözden geçirildi ve saniyelik aralıklarla hangi görüntüyle senaryodaki hangi cümlenin tek geleceğine kadar ayrıntılı planlama yapıldı.
Sonra da elbette uygulama…
Yani panoların ve öteki görsellerin hazırlanması ve bire bir görüntülerin anlatılar ile uyumlu olup olmadığı… Mükerrer dediğimiz tekrarların ortadan kaldırılması için titiz bir uğraşı ve ayları aşan çalışma…
Ve sonuç:
Selanik Atatürk evi açıldı.
Bu açılışta Türkiye’yi dönemin Kültür Bakanı temsil etti.
Ve biz de gerek enstitümüzün ve gerekse üniversitemizin adını o mekana kaydettirerek, haklı gururumuzu yaşadık.
Şimdi oraya gidenler, Atatürk ve annesine ait silikon heykeller, sözünü ettiğim sergiyi ve belgeselleri görüp gururla ayrılıyorlar.
Senaryoların Türkçe metni, değerli sanatçımız Selçuk Yöntem tarafından seslendirilmiştir.
Bize gelince:
Çalışmadan “tek kuruş” para almadık. Daha da ötesi söylenmez ama, bu çalışmayı gerçekleştirmek için hiç düşünmeden, ne gerekiyorsa cebimizden harcadık. Örneğin o Alev Gözcü arkadaşımıza görüşmeleri o kendi telefonuyla yaptığı için, gelen faturanın bedelini buraya yazsam, inanın işin boyutu ve özveri boyutu anlaşılır.
Biz ne kazandık?
Öncelikle yapılan işin onurunu…
Hala çalışırken, yirmi metrekare
Ardından da başarılı çalışmamızdan dolayı Kültür Bakanlığı, Bilgili Holding ve Üniversite rektörlüğümüzden gelen teşekkür belgeleri… Bir de bunun bütün üniversite personeline duyurusunun yapılması…
Ardından bir 10 Kasım’da üniversitemiz adına Selanik Atatürk Evi’nin içinde yer alan sergi bire bir ölçüde Sabancı Kültür Merkezi’nde sergilendi. Filmlerin sunusu yapıldı…
Olağanüstü beğeni ve takdir aldık.
Bu aşamada tek bir beklentim var:
Beni tanıyan, bilen; dostlarım, arkadaşlarım ve hatta sevmeyenlerim; bir şekilde Atatürk’ün doğduğu Selanik’teki pembe boyalı eve giderlerse, sergiyi gezerken, örneğin evin penceresinden baktıklarında eski Selanik sokakları ve evleriyle gözlerinin önünde belirdiğinde; şunu akıllarından geçirsinler:
“Bu çalışmada şu tanıdığımız kişinin ve arkadaşlarının emeği varmış. O ve arkadaşları bütün bu ayrıntılara titizlenmiş… O kişi, kendini Atatürkçü düşünceye ve Türkiye’nin aydınlanma mücadelesine adamış… Hatta günü gelmiş, bu başarılarından dolayı yüksek kimi yerlerden, konu ile ilgili açıklama yapması istenmiş ve o da kendini savunmak durumunda kalmış! Çünkü Türkiye başarının hakkının teslim edildiği değil, sorgulandığı ve cezalandırıldığı bir ülke haline dönüşecek kadar yozlaşmış!”
Anlamı var mı bunun?
Umarım vardır.

Prof. Dr. Kemal ARI

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ