ATATÜRK’E GÖRE KÜRT SORUNU VE ÖZERKLİK İDDİALARININ KAYNAKLARI

Özgür Büyüksolak

Yazarın şu ana kadar yazılmış 36 makalesi bulunuyor.

“Kürt Sorunu” günümüzde gündemi sıkça meşgul eden, üzerine sürekli spekülasyonlar üretilen ve ideolojilere göre çarpıtılan bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Tabii bu kime göre ve neye göre bir sorun olduğu ayrı bir meseledir. Fakat bugün devam eden siyasal ayrılıkçı Kürtçülüğün kökenlerinin emperyalizmle de ilişkisini gözardı etmemek gerekmektedir. Dolayısıyla 19. Asrın ortalarından başlayan  bu süreç günümüze kadar gelmektedir. Yazımızda bu sürecin ufak bir bölümünü alıp  Atatürk’ün Kürt Sorunu konusunda söylemleri, demeçleri ve söyleşilerinden yararlanarak ve aynı zamanda 1921 Anayasına atıfta bulunarak Atatürk’ün Kürtler için nasıl bir yönetim düşündüğünü izah etmeye çalışacağız.

Tarihçi Şerafettin Turan’ın bu konudaki değerlendirmesi önemlidir:

“Mütareke sınırları içindeki toprakların birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu ilkesini savunan M. Kemal de bağısız Kürdistan girişimlerine daima karşı çıkmış ve bunu önleyebilmek için, Türklerle Kürtlerin ‘öz kardeş” oldukları görüşünü savunmuştur.Hatta Ulusal Ant (Misak-ı Milli) taslağında da bu kardeşliğin belirtilmesini istemiş, ancak Mebuslar Meclisi’nde bunu içeren tümceye yer verilmemiştir.”

Dolayısıyla Atatürk’ün Kürtlere karşı bir düşmanlık beslemediği ve onları Türklerle öz kardeş olarak gördüğünü çok rahat bir şekilde anlayabiliriz.

Atatürk’ün Kürtlere özerklik vaad ettiğine delil olarak gösterilen bazı belgeler mevcuttur. Bu belgeler ya makaslanmış ya da yanlış yorumlanarak böyle bir neticeye varılmıştır.

Bunlardan ilki Ali Rıza Paşa hükümetiyle yapılan Amasya Görüşmeleri’nin 2. protokolünde ifadelerdir. Bu protokolün bir kısmı 1961’e kadar gizlendiği için yarım bir metin üzerinden yorumlanmaktaydı. Oysa metnin tamamına baktığımızda durumun özerklikle alakası olmadığını görmekteyiz: “Bildirinin [Sivas Kongresi Sonuç Bildirisi] birinci maddesinde, Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkânsızlığı izah edildikten sonra bu sınırın en az bir istek olmak üzere elde edilmesi gerektiği birlikte kabul edildi. Bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklar bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine ve yabancılar tarafından Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olunan karıştırıcılığın önüne geçmek için bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü…

  1. Osmanlı’nın (Türkiye’nin) sınırı, Türklerin ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsamaktadır.
  2. Kürtlerin Osmanlı’dan (Türkiye’den) ayrılması imkansızdır.
  3. Kürtlerin, gelişme özgürlüğü sağlayacak biçimde “ırk hukuku” ve “sosyal haklar” bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilecektir.
  4. Yabancılar tarafından Kürtlerin kışkırtılmasının önüne geçilecektir

Bu ifadelere bakıldığında özerkliğin en ufak bir iması bile gözükmemektedir.

Emperyalizmin büyük projesi olan ve hala yerli işbirlikçilerle uygulanmaya çalışılan 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’nda da bağımsız Kürdistan’a yer verildiğini görmekteyiz. Bundan şunu anlıyoruz ki; bu mesele basit bir ayrılıkçı hareketten ziyade bir emperyalist proje olarak gözükmektedir. Antlaşmanın 62. Maddesinde;

“Fırat’ın doğusunda, gelecekte belirlenecek olan Ermenistan  güney sınırının güneyinde ve 27. Maddenin ikinci kısmında  ikinci ve üçüncü fırkalarının tanımlanmasına göre belirlenen ve Türkiye’yi, Suriye ve Irak’tan ayıran sınır çizgisinin kuzeyinde  bulunan Kürtlerin sayı bakımından üstün bulunduğu bölgenin yerel özerkliği bu antlaşmanın yürürlüğe girmesinden başlayarak altı ay içinde İstanbul’da toplanacak İngiltere, Fransa ve İtalya devletlerinden her birinin delegesinden kurulacak olan bir komisyon tarafından hazırlanacaktır…”

Sevr Antlaşmasının 64. Maddesinde ise;

“Bu antlaşmanın yürürlüğe konulmasından bir yıl sonra 62. Maddede yer alan bölgedeki Kürtler,bu bölge Kürtlerinin çoğunluğu Türkiye’den ayrılarak bağımsız olmak arzu ettiğini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyine başvururlar ve Konsey de ahaliyi bağımsızlığa layık görür ve onlara istiklal tanınmasını Türkiye’ye tavsiye eylerse Türkiye bu tavsiyeye uymayı ve bu bölge üzerindeki tüm haklarından vazgeçmeyi şimdiden kabul eder.”

Mustafa Kemal ise, 17.01.1921’de United Telgraph muhabirine verdiği demeçte, “siyasî, adlî, iktisadî ve malî bağımsızlığımızı imhaya ve sonuç olarak yaşama hakkımızı inkâr ve ortadan kaldırmaya yönelik olan Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir” demiştir. Mustafa Kemal şöyle der: “Oysa Türk’ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir.” diyerek Sevr Antlaşmasını reddetmiş, bunun yanında ise Türk Milleti’nin her türlü bağımsızlığına karşı emperyalist bir proje olduğuna vurgu yapmıştır. Dolayısıyla Atatürk antlaşmanın bir parçası olan Kürdistan’ın da batılıların emperyalist bir proje olduğunu çok rahat bir biçimde kavrayacaktır ve dolayısıyla Kürtlerin Türkiye’den ayrılmalarına  sıcak bakmayacaktır.

Milli Mücade esnasında ortaya çıkan  ayrılıkçı bir  hareket mevcuttur. Bu hareket Koçgiri İsyanıdır(Ekim 1920 – Haziran 1921). Bu hareketle Kürt ayrılıkçıları -Atatürk’ün tabiriyle “Din ve ulusu satmış Kürt Beyleri”- büyük bir isyan tertip ederek yeni hükümete baş kaldırmışlardır. 15 Kasım 1920’de gönderdiklerini bildiride; Osmanlı Devleti’nin kendilerine tanıdıkları özerkliğin Mustafa Hükümetinin tanıması, Kürt çoğunluğunun bulunduğu yerlerden Türk memurların çekilmesi gibi isteklerde bulunmuşlardır.  25 Kasım 1920 tarihli bildiride de TBMM’ye gönderdikleri bildiride TBMM’yi tehdit etmişlerdir:

“ Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağız.”

Ellerde  yeşil – kırmızı – beyaz bayrak, ağızlarda  Kürdistan’ın orduları / Kahrettiler barbarları / Vatan için öleceğiz / İstemeyiz Moğolları şeklinde marşlarla emperyalizme karşı savaş veren genç hükümeti içeride zor durumda bırakma yoluna gitmişlerdir. İsyan büyüyünce 10 Mart 1921’de Elazığ, Divriği ve Zara’da sıkıyönetim ilan edilmiştir. TBMM, 13 Şubat’ta da Merkez Ordusu kumandanı Nurettin Paşa’yı isyanı bastırmakla görevlendirmiştir. Nurettin Paşa isyanı bastırdıktan sonra yayınlanan duyuruya göre, 272 eşkıya öldürülmüş, 56 eşkıya af dileyerek teslim olmuş, 200 çeşitli tüfekle bir hayli cephane ele geçirilmiştir.

Görüldüğü üzere Kürt ayrılıkçıları emperyalist bir proje olan Serv Antlaşmasının kendilerine vaad ettiği toprakları almak için silaha sarılmışlar ve nasıl bir vatan(!) kavramına sahip olduklarını da açıkça ifade etmişlerdir. Halbuki daha Milli Mücadele’nin başında Erzurum Kongresi’nin birinci maddesinde ayrılıkçılığın kabul görmeyeceği belirtilmiştir:  “Doğu vilayetleri ile Trabzon ve Canik sancağı hiç bir sebep ve bahane ile Osmanlı topluluğundan ayrılması mümkün olmayan bir bütündür.”

Kürtlere özerklik vaad edildiği yalanının kaynaklarından birisi  Robert Olson’un  “The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion, 1880-1925 (Kürt Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Şeyh Sait İsyanı, 1880 – 1925)” isimli kitabında TBMM’nin 10 Şubat 1922’de yapılan gizli bir oturumda Kürtlere özerklik verme kararı aldığını içeren ifadedir. Fakat şöyle bir gerçek var ki bahsedilen tarihte meclis kapalıdır ve herhangir bir oturum da yapılmamıştır. Çünkü Cuma hala resmi tatildir ve 10 Şubat günü Cuma gününe denk gelmektedir.

Atatürk’ün Kürtlere özerklik vereceği iddiasının bir diğer ayağı ise 16/17 Ocak 1923’te Atatürk’ün İzmit’te gazetecilerle görüşmesidir. Burada akşam Falif Rıfkı Atay’a Musul’dan bahsetmiş ve onu ulusal sınırlar içerisinde görmek istediğinden ve Musul üzerindeki emperyalist emellerden bahsetmiştir: “Musul, ulusal sınırlarımız içindedir. Bu ulusal sınır deyişini de ben bulmuştum” dedikten sonra şunları söylemiştir:

“…Musul’u da kendi topraklarımız içine alan sınıra ulusal sınır demiştim. Gerçekten o zaman Musul’un güneyinde bir ordumuz vardı. Fakat biraz sonra bir İngiliz kumandanı gelmiş ve İhsan Paşa’yı aldatarak orada oturmuş. Musul, bizim için çok önemlidir. Birincisi Musul’da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır. İkincisi onun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur. İngilizler, orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Buna engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir…”

Burada Atatürk Kuzey Irak’taki tehlikeyi sezmiş ve buranın Türkiye’ye katılmasının önemi vurgu yapmıştır. Dolayısıyla Kürt sorununun emperyalizm ayağı Musul meselesinde de Atatürk’ün gözünden kaçmamıştır.

Diğer taraftan yine İzmit’te Ahmet Emin Yalman’ın sorusuna Atatürk’ün verdiği cevap Kürtçüler için bir başka spekülasyon kaynağı oluşturmuştur. Ahmet Emin Yalman

“Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur?”

sorusu üzerine Atatürk:

“Kürt sorunu, bizim yani Türkiye’nin çıkarları için kesinlikle söz konusu olmaz. Çünkü, bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin, Erzurum’a giden, Erzincan’a, Sivas’a giden, Harput’a kadar bir sınır çizmek gerekir.Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir.”

Bu ifadelerden sonra soruna şöyle bir çözüm getirmiştir:

“Bu nedenle, başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi TBMM, hem Türklerin hem de Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe, bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani, onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.”

Şimdi bu ifadelerin üzerinde durmak gerekmektedir. Atatürk yukarıda verdiği cevapta Kürtlerin ülkenin her yerine yayıldıklarını dolayısıyla ayrı bir sınır çizilemeyeceğini söylemiştir. Getirdiği çözümde ise Bu nedenle, başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini yöneteceklerdir. Ifadesiyle o dönem yürürlükte olan 1921 anayasasına atıfta bulunmuştur.

Atatürk’ün gönderme yaptığı 1921 Anayasası’nın 21. maddesiyle “illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip” oldukları belirtilmiştir.

İşte o madde:

  “İl yönetimi, yerel işlerde manevi kişilik sahibidir. Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslar arası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işler dışında, Hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak yasalar gereğince, Evkaf, Medreseler, Eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım işlerini düzenlemek İl Kurullarının yetkisindedir.”

İşte Atatürk’ün atıf yaptığı madde  budur. “Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslararası ekonomik ilişkiler ve bir çok ili ilgilendiren işler dışında” ifadesi çok önemlidir. Burada Atatürk’ün “dışarıda” bıraktıklarının her biri devlet yapılanmasında olan şeylerdir. Yani diyor ki Eğitim işleri, medrese işleri, bölgesel ekonomi, bayındırlık ve sosyal yardım işlerini İl Kurullarında(Bugünki İl Özel İdareleri) kendi içinde halledebilirsin. Ama iç siyasette, dış siyasette, askeri ve adli işlerde, uluslararası ekonomik ilişkilerde merkeze bağlısın ve merkez tarafından yönetileceksin demektir. Yani gidip bir devletle ekonomi görüşmeleri yapamayacak, askeri anlaşmalar yapamayacaksın demektir.  Dolayısıyla sadece yerel kalkınma faaliyetlerinde bir “özerklik“ sağlanırken, ayrı bir devlet gibi hareket etmenin de yolunun kapandığını görmekteyiz. İşte Atatürk’ün “Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır”ifadesiyle kasettiği “bir çeşit özerklik” böyle türden bir özerkliktir.

Ayrılıkçı Kürtçülüğün ayrı bir devlet kurma ve Türkiye’yi bölme emelinde olan emperyalist işbirlikçilerin kendilerini Atatürkle meşrulaştırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Fakat söylemlere ve belgelere baktığımızda herhangi bir ayrılık veya bugünkü bağımsız devlet kurma yolunu açacak olak özerkliğin Atatürk’ün kesinlikle karşı çıktığı bir durum olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bunun yanında Türkler ile Kürleri “öz kardeş” ilan ederek Misak-ı Milliye girmesini sağlamaya çalıştığını görüyoruz. Dolayısıyla Atatürk’ün “Türk Milleti”  tanımı her zamankinden daha çok anlaşılmaya ve kabullenilmeye muhtaç bir hale gelmektedir: “Türkiye devletini kuran halka Türk Milleti denir.” Bu ifade bir inkar değil kozmopolit bir kültür varlığının ve içiçe geçmiş bir kader birliğinin ifadesidir. Aynı topraklar paylaşıldığı sürece de bu kader birliği devam edecek ve ülke tehdit altında olduğunda bütün unsurlar vatanı savunmak mecburiyetinde kalacaktır. Tabi bu unsurlar “millet” olarak varlığını sürdüremezse ülkelerini kaybetleri çok daha kolay olacak ve emperyalistlerin amaçlarına ulaşmaları kolaylaşacaktır. Atatürk bu ülkenin kurtuluş reçetesidir. Bu reçeteye sımsıkı sarılmak dileğiyle…

 

Kaynaklar

Cevad Odyakmaz, Modros – Sevr ve Mudanya – Lozan, Togan Yayıncılık, İstanbul 2013.

Sinan Meydan, El-Cevap, İnkılap Yayınevi, İstanbul 2014.

Mustafa Kemal, Eskişehir – İzmit Konuşmaları(1923), Kaynak Yayınları, İstanbul 1995.

Dijital kaynak: http://odatv.com/n.php?n=o-yalani-artik-soyleyemeyecekler–0704111200

Dijital Kaynak: http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-56/sevri-bilmek-lozani-anlamak

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ