ATATÜRK IŞIĞI KÖY ENSTİTÜLERİ

ATATÜRK IŞIĞI KÖY ENSTİTÜLERİ

Atatürk’ün 5 Mayıs 1925 yılında kurulmasına karar verdiği Atatürk Orman Çiftliği’nin kısa sürede yeşermesi büyük heyecan yarattı. 1924’lü yıllarda bugünkü Gençlik Parkı ve çevresi karabulut gibi sivrisineğin uçuştuğu bir bataklıktı. Bu bataklık ancak 1940’lı yıllarda kurutulabildi. İşte bunun gibi bataklık alanlar bu yolla canlandırılmış, olmaz denen yerde ağaçlar boy vermeye başlamıştı. Bunlar görülüp örnek alınması gereken büyük projelerdi. Zaten Atatürk, “Burayı biz ıslah etmezsek, kim ıslah edecektir? Vatan toprakları kutsaldır, kaderine terk edilemez.” (Balbay 2009,s.110) demekle herkesin dikkatini çekiyordu. Büyük adam, ulu önder; topraktan, ziraat ve tarım işlerinden geri durmayacağını böylece göstermişti.  O’nu izleyenler, 1940’lı yıllarda, Köy Enstitülerini kurmaya karar verenler, bu nedenle elverişli olmayan alanları seçip, okullar kurdular. Olmaz denen yerleri yeşertip köylümüze örnek alanlar oluşturdular.

 

Hasanoğlan Köy Enstitüsü de böyle bir yerde kurulmuştur. Okulun kurulduğu yer “Keklik Kırı” diye bilinen yerdir. Özellikle seçilmiştir. Bomboş, çıplak bir toprak parçası olan bu alanın ancak bazı yerlerinde ekim yapılabiliyordu.  Bu nedenle burada; Hamurbasan sırtı denen yer, bina yapımları için belirlendi.

 

Kepirtepeli öğrenci Recep Bulut’un; “… Her taraf çırılçıplak, sessiz ve bomboştu.” (Tonguç,E.2009, s.296) dediği bu alan başta onların çabaları olmak üzere, diğer köy enstitülülerinin katkılarıyla çağdaş bir köye ve bir ormanlık alana dönüşecekti. Öyle de oldu. “Çorak bir yeri yemyeşil etmek, bir bataklığı kurutmak, susuz yere su getirmek, köy enstitülerinde ahlak eğitiminin ta kendisi oluyor, vatan sevgisi, insan sevgisi, bilim sevgisi bu işler içinde kendiliğinden kazanılıyordu.” (S. Eyuboğlu 1973, s.246)

 

Anadolu’nun çorak toprakları suya kavuşacak, suyla doyan toprak yeşerecekti. Bataklıklar kurutulup ağaçlarla süslenecekti, her tarafta üretim olacak, verim artacaktı. Dağlarda, ovalarda çalışan insanlar bilgiyle, teknolojiyle üretimi artıracak, Ege bölgesi halkının söylediği gibi; Anadolu’nun  “dağlarından yağ, ovalarından bal” akacaktı. Ziraat işlerinde öğrenilen bilgilerle Anadolu köylüsü aydınlanacak, örnek alacağı öğretmenlerden çok şeyler öğreneceklerdi. Dağlarda, kırlarda açan çiçekler boşa açmayacak, arıcılık çalışmaları yoğunlaşarak bala dönüşeceklerdi. Bölgesel özelliklere göre donanımlı yetişen köy enstitülü öğretmenler, kocaman aydınlıklarını yayarak köylümüze yol gösterecekti.

 

 

“Köy Enstitüsü kurucularının bir başka ilkesi, her türlü eğitim ve öğretim işine, çevrenin en kötü şartları içinde başlamaktı. Sulak, uğrak, yumuşak yerlerden mahsus kaçıp Enstitüleri en olmayacak diye bilinen yerlerde kuruyorlardı. Böylece iş ve masraf artıyor, zaman kaybediliyor ama öğrencinin gideceği yeri yadırgamaması, her çeşit zorluğu yenmeğe alışması gibi baha biçilmez bir insan değeri, bir öncülük gücü kazanılmış oluyordu. Üstelik okul, hazıra konan, verilenle yetinen bir kurum olmaktan çıkıp yaratıcı, yeşertici bir çehre kazanıyordu. Köy Enstitülerinin en fazla yadırganmış, çatılmış olan kaba sabalığı, ter kokusu, tozu toprağı arkasında işte bu cömert, bu soylu düşünce saklıydı. Kaldı ki bugün Köy Enstitülerini gezenler, ilk durumlarını bilmedikleri için, hepsinin en güzel yerlerde kurulmuş olduğunu sanabilirler.” (S. Eyuboğlu 1973, s. 246)  Eyuboğlu haklıydı. Okulların gelişmiş, büyümüş halini görenler hep böyle sandı. Oysa yılların çabası, öğrencilerin, öğretmenlerin bitmez çalışma gücü bu hale getirmiştir. Örneğin; Arifiye Köy Enstitüsü’nün yeri diz boyu çamuruyla bataklık bir yerdi. Sivrisineklerle yaşanmaz bir ortam halindeydi. Köy Enstitülü öğrenciler burayı da; yaptıkları binaları ve diktikleri ağaçları ile yaşanır hale getirip, okul haline dönüştürmeyi başardılar.

 

Susuz, ıssız, çıplak Kepirtepe bozkırında kurulan Kepirtepe Köy Enstitüsü öğrenci ve öğretmenleri, toprağın gevşek bir yapıda olması nedeniyle bina yapımlarında çok zorluklar çektiler. Temellerin sağlam olması için, oldukça geniş ve derin temel kazıları yapmak zorunda kaldılar. Onlar kazdıkça gevşek olan toprak kazılan yerler yıkılıp geliyordu. Bu koşullarda sürdü binaların yapımı. Su için yaklaşık 100 metre derinliğinde iki artezyen kuyusu açıldı. Su bulunmuştu ve Kepirtepe de yeşermeye hazırdı. Kepirtepe’ye suyu sağlayan kuyuya okul müdürü Nejat İdil’in adı verilerek “İdil Suyu” denmiş, çabası saygıyla karşılanmıştı.

 

 

Pazarören Köy Enstitüsü, 1567 m yüksekliğinde olan Pazarören düzlüğünde kurulmuştur. Kayseriye 81, ilçeye 29 km uzaklıktadır. Ortasından Zamantı Irmağı geçmesine karşın, bu ırmak sulamada kullanılamamıştı. Pazarören toprağı ekime uygun olmayan ve çevrede hiç ağaç bulunmayan yaklaşık 30 haneli bir köydür. Bu köyde ilkel bir hayvancılık ve tarım vardır. Kısaca burada, bu olumsuzluklar içinde kurulan Pazarören Köy Enstitüsü; ulaşım, sağlık, iklim, çevre koşulları, iletişim açısından yokluklar içindeydi. İşte Pazarören bu ortamda doğmuş ve yeşermiştir. Emeği geçen köy enstitülü öğrencilerinin bitmez, tükenmez çabası, onların çalışma gücü başarıyı da getirdi. Yılmadılar Köşkerler dağından içme suyu getirdiler. Banyo ve tuvaletlerde sular akmaya başladı. Çevre aydınlatması için üretecek (Jeneratör) sağlandı. Daha önceleri aydınlanmada kullanılan gaz ve lüks lambalarına, gemici fenerlerine gereksinim duyulmadı. Okul büyüdü, binaları, laboratuarları çoğaldı. Bir bilim yuvası oldu.

 

Bu güç, yorulmak bilmeyen bu çalışma yeteneği nerden kaynaklanıyordu? Birden bire ne olmuştu da bilimsel bir imece başlamıştı? Köy çocukları ne oldu da boylarından büyük bu işlere kalkıştılar? Bu; ulusumuzda var olan yaratıcı güçten kaynaklanıyordu. Bunu ilkin Atatürk sezdi ve değerlendirdi. Ulusuyla kol kola, omuz omuza verip kafa tuttu yedi düvele. Yetmedi, ulusumuza Cumhuriyeti, Cumhuriyet Devrimlerini sundu. Ulusumuz da O’na Atatürk dedi. Türk’ün Atası dedi, kol kanat gerdi. Böyle olmasaydı, halkın gücünü sezmeseydi niceydi halimiz? Söylemeye gerek yok. Bilirsiniz.

 

İşte Atatürk aydınlanmasına gönül veren aydınlar, cumhuriyetin temel taşlarına sahip çıkanlar yola devam etti. Aydınlanma yolunda adımlar atmayı sürdürdüler. Bunlardan ikisi Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’tu. Bunlar Köy Enstitülerinin oluşumunu gerçekleştirirken, ulusun uyuyan gücünden yararlandı. Uyandırdılar onları, kişiliklerini kazanmalarına ortam hazırladılar, ışık tuttular onlara, onları canlandırdılar. Onlara güvenip okullar açtılar. Bu nedenledir ki Tonguç; sık sık köy enstitülerinin “… ulus enerjisinden doğmuş” (Tonguç,E. 2009,s.574) kurumlar olduğunu söylerdi.

 

Oldukça büyük başarılar elde ettiler. Başarılı olmakla kalmadılar ve bu sistem dünya eğitim tarihinde şerefli yerini aldı. Bu başarı; ulusun gücüne inananların başarısıydı, bu Atatürk çizgisinin sürdürülmesi halinde başarılı sonuçlar alınacağının göstergesiydi.

 

Öyleyse Türk Ulusu’nun genlerinde var olan “çalışkan” ve “zeki” olmak niteliklerini yeniden kavramalıyız. Özlediğimiz başarılara ulaşmak için, alacağımız yolu bu niteliklerle donanmış olarak sürdürmeliyiz.

 

Biline ki; Atatürk ışığı, Atatürk çizgisi de yolumuzu sonsuza dek aydınlatacaktır.

Mehmet Erbil

www.mehmet-erbil.tr.gg

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ