Adıyaman’ın son elli yılına tanıklık ettim.

Suat Tekin

Yazarın şu ana kadar yazılmış 4 makalesi bulunuyor.

 

On, on beş bin nüfusuyla, ülkenin o günkü gelişmişliğiyle paralel bir sosyal ve kültürel dokuya sahipti Adıyaman.
Toprak damları, çamur yolları ve elektriksiz evleriyle, bütün ülke gibi, Adıyaman da fakir, işsiz, yolsuz, mektepsiz ve doktorsuzdu.
Çocuklar sıtmadan ve kızamıktan ölür, kalça çıkığından sakat kalırlardı.
Yetişkinler trahomdan kör olur, veremden ölürlerdi.
Yaraları berberler, çürüyen dişleri hocalar, kırıkları Emmiler, sarılığı Bacılar iyileştirirdi.
Bir sağlık ocağı, bir hastane, üç ilk okul, bir orta okul, bir lise, bir imam hatip ve bir sanat okulu vardı.
Ağzına kadar dolu bir yetiştirme yurdu vardı.
Bir elin parmaklarından az lokanta ve manav vardı.
Gazyağı, kepek, tuz ve lastik ayakkabı satan yerler eczanelerden fazlaydı.
Hemen her evin ineği, keçisi ve koyunu vardı.
Samanlığı ve ahırı vardı.
Atı ya da eşeği vardı.
Kedisi, köpeği, tavuğu, ördeği ve hindisi vardı.
İki çuval un, üç torba bulgur, iki teneke mercimeği vardı ve hayatta kalmak için yeterliydi.
Dam akınca loğlanırdı.
Ayakkabı yırtılınca yamanırdı.
Elbise küçülünce küçüğe verilirdi.
Söz büyüğün su küçüğündü.
Ekmeği paylaşır, elbiseyi paylaşır, hayatı paylaşırdı.
Her şey bu kadar kıt, her şeyden bu kadar mahrum değildik tabi.
Mesela her ay sinemalarda konserler verilir, Halk Eğitim Merkezinde tiyatrolar oynanırdı.
Ben Yılmaz Köksal’ı Hotel Yolaç’ın önünde asker selamıyla selamladım.
Aşık Mahsuni Şerif’i ve Ozan Arif’i, Belediye Sinemasında dinledim.
İlhan İrem’i burada dinledim.
Selda Alkor’u burada dinledim.
Ayfer Ferah’ı ve adını hatırlayamadığım onlarca tiyatro oyuncusunu Halk Eğitim Merkezinde seyrettim.
Şehrin çevresi, meyve sebze bahçeleri ve bağlarla kuşaklanmıştı.
Dereler, kavaklık ve söğüt ağaçları ile doluydu.
Evler avlulu, avlular dut, asma ve incir ağaçlarıyla süslüydü.
Sokaklar dar ve kısa olduğundan evler bitişik, komşuluk sıcacıktı.
Komşuda pişenler bize de düşerdi.
Tok açın halinden anlardı.
Züğürdün çenesini yoracak zenginlik yoktu.
Zengin, kahvede züğürtle aynı masada oturur, aynı demlikten çay içer, aynı şakalara gülerdi.
Zenginlik, paranın fazlalığı değil, yüreklerin genişliği, merhametin bolluğu, ferasetin varlığıydı.

Hayat zordu, ömür kısaydı, fakat tadı vardı, anlamı vardı, değeri vardı
Hatırası vardı.
Sahibi vardı.
Sohbet vardı, mesel vardı, heket vardı, hisse vardı.
Misafir odası yoktu, ama her gün misafir vardı.
Şimdi misafir odası var, salon var, mutfak var, tuvaletler içeride, banyolar geniş, masalar, koltuklar her bi şey var, fakat misafir yok, oturan yok.
Salonlar, odalar büyüdü, ama içini mobilyalar doldurdu
Hastaneler, eczaneler, manavlar, okullar, doktorlar, arabalar ve lokantalar sayısızca var ama düşmanlık daha fazla.
Hastalık, maraz ve hasutluk daha fazla.
Zenginle fakirin arasında uçurum var.
Zenginler fakir mahallelerin yolunu bilmezler.
İlaç olmadığı için ölenlerin yerini, ilaç alamadığı için ölenler aldı.
Kimse fakirliğinden utanmazken, şimdi cep telefonu yok diye utanıyorlar.
Mahalleler aynı iken, şimdi iki ev arasında fark var.
Eski kötü değildi, zordu.
Şimdi kolay, ama her şey kötü.

1 Aralık 2017

YAZARIN SON YAZILARI
Merhaba - 12 Haziran 2018
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ