ADIYAMAN ANILARIMDAN UNUTAMADIKLARIM

ADIYAMAN ANILARIMDAN UNUTAMADIKLARIM

 

O çocukluk yıllarımızda minarenin merdivenlerini koşa koşa çıkardık. Dik ve minare boyunca döne döne (dönerek) çıkmaktan çok hoşlanırdık. Yine o yıllarda cami müezzinleri günün beş vakti, sabırla o minarelerin döne döne çıkan merdivenlerini yorulmadan çıkarlardı. O güzel sesleri ile minarenin şerefesini dört yönlü dönerek vakitlere göre değişen makamlarda ezanlarını okurlardı. Çıplak sesle okunan bu ezanlar çok hoştu. Araya metalik ses girmiyordu. Hangi hocanın hangi camide ezan okuduğunu özgün sesinden ve kendine özgü yorumundan tanırdınız.

Sonradan ses aygıtları çıktı. Sesler metalleşti, kulakları tırmalar hale geldi. Müezzinlerin doğal ses yapısını duyamaz oluk. Ne dersiniz müezzinlerin minare merdivenlerini  döne döne, severek beş vakit çıkması, şerefenin dört yanını dönerek ezan okuması ne denli doğaldı.

Şimdi ise, minare çıkmak yok. Ezanı aşağıdan oku. Ses yükseltici sesi yaysın dört bir yana. Bu teknolojiye tutsaklık mı, kolaylık mı? Karar sizin.

Ben çocukluğumdaki müezzinlerin doğal ses tonunu arıyorum.

 

ALİTAŞI KÖPRÜSÜ

Alitaşı mahallesine adını verdi bu köprü. Adıyaman Lisesini geçince, şimdi kavşak olan yerde bulunuyordu. Etrafı meyve ağaçları ile sarılı bir köprüydü.Yontulmuş taştan oluşan bu köprünün altından çay dediğimiz bir su akardı.Bu akan su köprünün her iki yanında oluşmuş vadiyi beslerdi. Bu vadide  “dere” dediğimiz meyve bahçeleri vardı. Köprünün iki yanı bu meyve bahçeleri ile uzayıp giderdi. Şırıl şırıl akan bir su,her iki yanında mis kokulu meyveleri taşıyan ağaçlar görülmeye değerdi.

Köprü kentimizi gölbaşına bağlayan yolun çıkışında yer alırdı. O dönemlerde üstünden arabalar ve kamyonlar geçerdi. O günlerde motorlu taşıt araçları azdı ama yine de bu köprü onlara, üstünden geçen yayalara, sırtında sandıklara doldurulmuş meyveleri, üzümleri, odun yüklü eşeklere geçiş olanağı sağlardı. Kim bilir kaç yıl bunu sağladı, gelip geçenleri sırtında taşıdı.

Bizler, biz çocuklar arkadaşlarımızla altında oyunlar oynar, akan sularında, ellerimizi, ayaklarımızı yıkardık. Yeşil otlar, yarpızlar, naneciklerle dolu çevresinde bir sağa bir sola koşar saklambaç oynardık.

Hala düşünür, tatlı tatlı anımsarım o köprüyü.

Yıkmışlardı. Kent büyüdü, yeni yollar açılması gerekiyor diye yıkmışlardı. Oysa ne gereği vardı. Yol azıcık altından ya da üstünden-yani alt tarafından ya da üst tarafından- geçirileydi de o köprü tarihe tanıklık etmek üzere kalsaydı. Hala anımsadıkça hayıflanırım, kızarım o günün yetkililerine. Kent dokusunu öldürenlere kızarım…

 

BİR TAŞ KÖPRÜ DAHA VARDI

Benim anımsadığım bir köprü daha vardı. Bugünkü emniyet sokağı ile Gölebatmaz caddesinin kesiştiği kavşakta yer alırdı. Sevimli, kendine yeter bir anlayışta, küçük ama küçük olduğu kadar da şirin bir köprüydü.  Yontulmuş, fazlaca düzgün olmayan taşlarla yapılmıştı. Küçük bir kemer köprüydü. Üstünden zıplaya, zıplaya geçer odun yüklü eşeklerin, eli bastonlu dedelerin ağır ağır üzerinden geçişini seyrederdik. Fazla büyük değildi ama biz yine de altında üç-dört arkadaş rahat rahat oynardık. Bu köprünün de altından küçük bir su akardı. Bu küçük su kış aylarında, çok yağmur yağdığında çoşardı, yanına yaklaşamazdık, korkardık. Hele karlar eriyince dağdan gelen o kar sularını tüm berraklığı ile altından geçirirdi. Alt yanında toprak damlarlarıyla bir dizi evler yer alırdı. Bu damlardan bir diğerine geçilerek gidilebilirdi. Yani damdan dama atlanabilirdi. Biz arkadaşlarla oynarken öyle yapardık.

Bu köprü kentin gelişmesine ayak uyduramadı. Elbette uyduramazdı. Çünkü çok küçüktü, üzerinden bir otomobil bile geçemezdi. Çünkü o köprünün otomobil gördüğünü hiç sanmıyorum. Ama ne derseniz deyin, şirindi, sevimliydi, saygıya değerdi, pamuk ninelerimiz, dedelerimiz gibi… Ve altından geçen su Gavur Mahallesi’ne değin giderdi. Bizler bu suyun kenarında oynar, lüçük mermer taşlardan yaptığımız bilyeleri kenarlarında bulunan yeşil yumuşak taşlarlara döndürerek sürter, cilalardık. O günlerde kendi oyun araçlarımızı arkadaşlarımızla yarışarak kendimiz yapardık. Bu yaptığımız “gülle”lerle oynamak bize büyük bir zevk verirdi. Belki o günleri anımsayan dostlarımız vardır. Anımsayanlara selam olsun.

İşte bunlar kent dokumuza çok yakışırdı. O köprüler, çaylar bu güne gelebilseydi!..

Bu nedenle kent dokumuza sahip çıkamadığımıza çok üzülüyorum.

 

ALTINDAN TATLI SU KANALI GEÇEN KUYULAR

Şimdiki emniyet sokakta bulunan evlerin bazılarında kuyular vardı. Bu kuyular bildiğimiz kuyulardan çok farklıydı. Nasıl anlatsam size, nasıl anlatsam ki inanasınız. Bu kuyular evden eve geçen kemer yapılı ustaca ve de bilinçli bir tasarım sonucu oluşturulmuştu. Süryani mahallesine değin gittiği söyleniyordu. Biz çocukluğumuzda bir kuyudan girer diğerinden çıkardık. Çocuk aklımızla oyun oynardık. İçinde yürüyebileceğimiz denli yüksek bir kanal şeklinde, taş kemer sistemi uygulanmıştı. Tabanı düz taşlarla oluşturulmuş harika bir kanaldı. İçinden berrak, berrak olduğu kadar da tatlı bir içme suyu akardı.Gerekli oldukça hane halkı su sitili ile çeker içerdi.

Şimdi ne oldu bu kuyulara bilinmez. O evler çağa ayak uyduramadıkları için birer birer yıkıldı. Yıkılırken de kuyular önemleri kalmadığı için unutuldu, yok edildi. Oysa kentin tarihi ile, sosyal yaşamı ile ilgili ele geçmeyecek bir belge idi. Bu belgeyi, bu tarihi kaç kişi bilirdi, bilemem. Biz mahallenin çocukları bilirdik, bilirdik de bu günkü aklımızla değerlendiremezdik. Şimdi aklıma geldikçe elimde olmadan kızıyorum, çaresiz anılarıma dönerek, belge olsun diye yazıyorum. Kaç kişi inanır bilemem.

 

Mehmet Erbil

www.mehmet-erbil.tr.gg

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ