1 KASIM’IN TARİHİ ÖNEMİ

Özgür Büyüksolak

Yazarın şu ana kadar yazılmış 36 makalesi bulunuyor.

Ülkemiz için önümüzdeki 1 Kasım’ın önemi herkes için malumdur. Milletçe 1 Kasım tarihine odaklanmışken, tarihte bir yolculuk yapıp 1 Kasım 1922’de ne olduğunu hatırlatmayı uygun buluyorum. Böylece önümüzdeki 1 Kasım seçimlerinin önemi bir kez daha anlaşılacaktır diye umuyorum.

Milli Mücadele’nin son safhası olan Büyük Taarruz gerçekleştirilmiş ve 30 Ağustos’ta büyük zaferle neticelendirilmişti. Şimdi sırada askeri safhası biten mücadelenin diplomatik safhası başlayacaktı. Mudanya Ateşkesi ile silahlar susmuş ve barış görüşmeleri için İtilaf Devletleri 28 Ekim 1922 tarihinde Ankara’yı Lozan’a davet etmişlerdi. Müttefikler aynı zamanda siyasi bir kurnazlık yaparak 13 Kasım’da açılacak konferansa İstanbul Hükumetini de davet etmişlerdi. Bu ikili davet Ankara’da siyasi bir hareketlilik yarattı. İstanbul Hükumetinin başındaki Tevfik Paşa da Müttefiklerin bu teklifinden faydalanarak 29 Ekim 1922 tarihli bir telgrafı damadı vasıtasıyla gizlice Mustafa Kemal’e göndermiş ve Lozan’a gitmek için İstanbul’a bir heyet göndermesini istemiştir. Telgraf şu şekildedir:

“Konferansa Babıali de Millet Meclisi de davet olundu. Konferansa Babıali’nin icabet etmemesi altı asrı mütecaviz zamandan beri müesses ve mahfuz olan bütün İslam aleminin alakadar olduğu tarihi hüviyetini yıkılmaya mahkum etmek, Büyük Millet Meclisi’nin icabet etmemesi ise cihanın müştak(özlediği) ve müntazır(beklediği) olduğu sulhu akim bırakmaktır.”

Milli Mücadele’nin her safhasında kurtuluş hareketini baltalamaya çalışan, düşmanla işbirliği yapan İstanbul yönetimi zaferden pay almaya, yapılacak sulh üzerinde söz sahibi olmaya ve Ankara’yı kendisine biat ettirmeye çalışmaktadır. Bu telgraf 30 Ekim 1922 tarihinde Pazartesi günkü Meclis oturumunda görüşülecektir. Bu oturumu Musa Kazım Efendi yönetti. İsmet Paşa ve Karabekir Paşa birer konuşma yaptı. İkisi de ayakta alkışlandılar.

30 Ekim 1922 Pazartesinin öğleden sonraki üçüncü celsesinde Riyaset makamına Mustafa Kemal Paşa geçti. Önce Tevfik Paşa’nın kendisine gönderdiği telgrafı ve kendisinin bu telgrafa gönderdiği cevabı okuyunca Meclis hareketlendi. Soru şuydu: Lozan’da Türkiye’yi kim temsil edecekti? Bu konu üzerine çok hararetli ve öfkeli konuşmalar yapanlar oldu. İlk konuşmayı Antalya mebusu Rasih Efendi(Kaplan) saltanak makamını ihanetle suçladı:

“…Babadan oğla ırsen geçen saltanat idaresi, memleketi malikane içinde oturan milleti de köle menzilesinde mevaşi(davar) hükmünde gördüler. Kanun-u Esasiye konulan ve ahkam-ı şeriyemize taban tabana zıt olan mukaddes kelimesi sadece zat-ı  Celil’e ıdlak edilebilir. Bir beşer nasıl mukaddes olabilir. Bu millet kendini bu mukaddesler altında ezdirmek istemiyor. Bu son felaket senelerinde onların ihanetine İslam alemi de lanet etmiştir.”

Konya mebusu Refik Bey “Tevfik Paşa isminde bir hükumet memuru tanımıyoruz. Bizim öyle bir sadrazamımız yok.” diyordu.

Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey’e göre saltanak makamında Vahdeddin değil “Vahimedddin” adında biri oturuyordu. Sadrazamın mührü de “Sevri imzalayan tagallüp, tagassup ve cinayet mühründen” başkası değildi.

Bu söylemlerden sonra Kazım Karabekir Meclis kürsüsüne çıkacak ve Meclisteki ilk konuşmasını yaptı. Karabekir konuşmasında Tevfik Paşa ve güruhunu Ervah-ı habise(kötü ruhlar) olarak niteleyecek ve onları milletin şanlı sulhunu bozmaya çalışmakla itham edecekti. Devamla Karabekir Paşa “Bugün bu adamların bizimle beraber sulh salonuna hatta kapısına kadar girmesine büyüt bir şiddetle mukabele etmeliyiz.”  dedi.  Konuşmasına genel olarak baktığımızda eleştrisini Tevfik Paşa ve yanındakiler üzerine yoğunlaştırdığını, saltanat sistemi veya padişaha herhangi bir eleştiri getirmediğini görüyoruz.

Çolak Selahattin ve Ziya Hurşit dışında sultan – halife lehine konuşma yapan olmadı. Görüşmeler sonunda 8 adet yeterlik önergesi verildi. Bu önergelerin en ilgini Diyarbakır mebusu Hoca Şükrü’nün önergesiydi:

“İslam mukaddesatına ve İslamiyete karşı şeytandan daha şeni olarak son asırda mütecaviz bir Loyd Corc türemişti. Meğer şeytandan , Loyd Corc’dan daha şeni alçaklar varmış. Sorar mısınız? İşte bu vesikayı yollayan ve düşünenler, öyle ise başta Vahdeddin olduğu halde besmele ile bunları bilumum İslamların taşlamasını teklif ederim.”

Oturumu yöneten Mustafa Kemal bu teklifi diğerleri gibi oya sundu:

“Padişah hakkında muamele-i kanuniye yapmak esasını kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın; kabul edilmiştir. Efendim nasıl yapılacağını da ayrıca mevzu bahis etmek lazımdır. Esas itibariyle haklarında muamele-i kanuniyenin tatbikini kabul buyurdunuz”

Gazi Paşa’nın bu sözlerine Mersin mebusu Selahattin Bey ve Ziya Hurşit “muamele-i kanuniye tatbikine dair bir şey yoktur” diyerek itiraz etmişlerdir. Konya mebusu Refik Bey ise “Hıyanet-i Vataniye Kanunu var” diyerek riyasetten yana tavır sergilemiştir. Teklif kabul edildiğine göre Vahdeddin nasıl taşlanacaktı? 16 Kasım 1922’de önergenin bir kısmı Tevhid-i Efkar gazetesinde yayınlamıştır. Dolayısıyla Vahdeddin’in önergeyi gazeteyi okumuş olma ve hakkında verilmiş olan bu önergeyi öğrenme ihtimali kuvvetlidir.

Saltanatın kaldırılması bir kanunla değil TBMM genel kurulunun kararıyla kaldırılmıştır. Dayanağı da Mustafa Kemal Paşa’nın Rıza Nur’a hazırlattığı ve 78 arkadaşının imzaladığı önergedir. Bu önerge Rıza Nur ile beraber 79 kişinin imzasını taşıyan bir anayasa teklifi çapında önemli bir hukukî metindir. Bu önerge meclis zabıtlarına; “Osmanlı Devleti’nin münkariz olduğuna ve yeni Türkiye Hükumetinin onun varisi bulunduğuna ve Makam-ı Hilafetin esaretten kurtulacağına dair takriri” şeklinde geçmiştir. Önergenin tam metni şu şekildedir:

Büyük Millet Meclisi Riyasetine

Birkaç asırdır Saray ve Bab-ı Âli’nin cehalet ve sefaleti yüzünden Devlet ve millet azîm felaketler içinde müthiş bir surette çalkalandıktan sonra nihayet hurfe-i inkıraza atılmış bulun-i hakikisi olan Türk Milleti Anadolu’da hem harici düşmanlarına karşı kıyam etmiş hem de düşmanlarla birleşip millet aleyhine harekete gelmiş olan Saray ve Bab-ı Âli aleyhine mücadeleye atılarak Ankara’da Büyük Millet Meclisi ve onun hükûmet ve ordularını bitteşkil harici düşmanın ve Saray ve Bab-ı Âli ile fiilen ve müsellahan ve malûm müşkilat-ı şedide ve mehrumiyet-i elime içinde cidale girişmiş ve bugünkü halâs gününe vasıl olmuştur. Türk Milleti Saray ve Bab-ı Âli’nin hıyanetini gördüğü zaman Teşkilat-ı Esasiye kanununu ısdar ederek onun birince maddesiyle hakimiyeti Padişahtan alıp bizzat millete ve ikinci maddesiyle de icrai ve teşriî kuvvetleri onun yed’i kudretine verilmiştir. Yedinci maddesiyle harb ilanı, sulh akdi gibi bütün hukuku hükümraniyi milletin nefsinde cemeylemiştir. Binaenaleyn;  O zamandan beri eski Osmanlı İmparatorluğu  münhedim olup yerine yeni ve millî bir Türkiye devleti, yine o zamandan beri Padişah merfu olup yerine Büyük Millet Meclisi kaim olmuştur. Yani bugün İstanbul’da bulunan heyet, mevcudiyetini usulen himaye edecek hiçbir meşru ve gayriecnebi kuvvete, müzaheret-i milliyeye malik olmayıp zıllı zâil halindedir.

Millet eski otokrat Hükumet-i şahsiye ve saray ve Saray halkı ve etrafının sefaheti esası üzerine müesses bir saltanat yerine asıl halk kitlesinin ve köyelünün hukukunu himaye ve saadetini tekeffül eden bir Halk İdaresi hükumeti tesis ve vaz’ etmiştir. Hal böyleyken İstanbul’da düşmanlar ile teşrik-i mesai etmiş olanların  el’an hukuku Hilafet ve Saltanat ve hukuku Hanedandan bahseylemerini görmekle müstağrak-ı hayret(hayrete boğulmuş) bulunuyoruz. Tevfik Paşa’nın telgrafı kadar garip, acip ve hilaf-ı ma vaka’ bir vesika tarihte nadir görülmüş şeylerdendir. Büyük Millet Meclisi’nin buna cevap vermesini bineanaleyh bervechiati(aşağıdaki) kararın ittihazını talep ederiz:

1-) Osmanlı İmparatorluğu otokrasi sistemiyle beraber münkariz olmuştur.

2-) Türkiye devleti namıyla genç, dinç, Milli Halk Hükumeti esasları üzerine müesses Büyük Millet Meclisi Hükumeti teşekkül etmiştir.

3-) Yeni Türkiye Hükûmeti  münkariz Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hudud-u milli dahilinde yegane varisidir.

4-) Teşkilat-ı Esasiye kanunuyla hukuk-u hükümrani milletin nefsine verildiğinden, İstanbul’daki padişahlık mâdum ve tarihe müntekildir.

5-) İstanbul’da meşru bir hükûmet mevcut olmayıp  İstanbul ve civarı da Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Bineanaleyh oraların umur-u idaresi de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmelidir.

6-) Türkiye Hükûmeti hakk-ı meşru olan Makam-ı Hilafeti esir bulunduğu ecnebiler elinden kurtaracaktır.

Bu önergeyi imzalayanların çoğu I. Grup üyeleriydi. Mustafa Kemal Paşa, Rıza Nur’un önergesini isim okuyarak oylamaya sunduğu halde yeterli çoğunluğun sağlanamadığı görüldü. Çünkü muhalif mebuslar nisabı engellemek için salonu terketmişti. 132 olumlu, 2 ret ve 2 çekimser oy kullanılmıştı. Yetersayı için 25 oy eksikti. Muhalifler de ret oyu verip Mustafa Kemal Paşa ile karşı karşıya kalmamak için salonu terk etmeyi tercih etmişlerdi. Böylece toplam oylamanın 161’e ulaşması engellenmiş oldu. 31 Ekim Salı günü Meclis toplantısı olmadığı için görüşmeler 1 Kasım Çarşambaya bırakıldı.

1 Kasım 1922 oturumu sabah Dr. Adnan Bey’in riyasetinde açıldı. Fakat II. Grup vekillerinde Ziya Hurşit itiraz ederek Musa Kazım riyasetinde oturum açılmasını sağladı. Bu oturumda Hüseyin Avni Bey’den bir değişiklik önerisi geldi. Ona göre; saltanat kaldırılırken Hilafetten söz edilmeyerek onun da sonu getiriliyordu. Yapılan kulisler neticesinde Hüseyin Avni Bey’in itirazı dikkate alınarak Rıza Nur’un önergesiyle Hüseyin Avni’nin teklifi birleştirildi. Saltanat ile hilafet birbirinden ayrılacak, saltanat kaldırılırken Hilafet “Âli Osman sülalesinin erşed ve eslah” evladına bırakılacaktı. Yani Rıza Nur’un önergesinin 6. Maddesinde şu şekilde bir değişiklik yapılarak çözüme ulaşıldı:

6-) Hilafet Türklere, Hanedan-ı Âl-i Osman’a aittir. Türkiye Devleti Makam-ı Hilafetin istinatgahıdır. Halifeliğe Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından bu hanedanın ilmen ve ahlaken eslah ve erşed olanı intihab olunur. TBMM hükumeti hakkı meşru olan Makam-ı Hilafeti esir bulunduğu ecnebiler  elinden kurtaracaktır.

Birleştirilen teklifler Teşkilat-ı Esasiye, Şer’iyye ve Adliye Encümenlerinden oluşan Karma Komisyona gönderilmiştir. Bu komisyondan saltanatı kutsayanlar çoğunluktaydı. Saltanatın hilafetten ayrılamayacağını söyleyen hocalar Komisyon reisi Müfit Hoca önderliğinde tartışmaya koyuldular. Şeriat ne emrediyor diye, Emeviler devrinden başlayan tartışmalarla havadan su dövüldüğünü gören Mustafa Kemal Paşa olaya el koydu ve şu tarihi konuşmasını yaptı:

“Efendim, egemenlik veya saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim gereğidir diye görüşülerek, tartışılarak verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, Türk Milletinin egemenlik hakkına zorla el koymuş, bunu altı asır sürdürmüşlerdir. Şimdi Türk Milleti isyan ederek egemenlik hakkını fiilen eline almıştır. Bu bir oldu-bittidir. Söz konusu olan millete egemenliğini bırakıp bırakmama meselesi değildir. Mesele olup biten bir hakikati ifadeden ibarettir. Mesele tabii karşılanırsa fikrimce uygun olur. Aksi takdirde hakikat gene usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal ki bazı kafalar kesilecektir.”

Bu konuşma üzerine hocalar tartışmayı kestiler ve “bazı kafalar kesilecektir” ifadesindeki ciddiyeti kavrayan Ankara Mebusu Beynamlı Mustafa Hoca; “Efendim biz meseleyi başka noktalardan ele alıyorduk, verdiğiniz izahattan şimdi tenevvür ettik(aydınlandık)” dedi.

Bu tartışmanın kesilmese komisyon medrese litaratürünü uzun bir müddet tartışacaklardı. Bu tartışmanın nihayete vardırılması üzerine maddeler oylamaya sunuldu. Neticede saltanatın kaldırılma kararını Mustafa Kemal’in içinde bulunduğu radikal reformcu kanat gönülsüz, saltanatçılar ise gönüllü desteklediler. Çünkü radikaller için rejim sorunu tam olarak çözülmüyor, padişahlık kalksa da uzantısı devam ediyordu. II. Grup yani saltanatçılar memnundu. Çünkü en azından hilafeti kurtarmışlardı. Ama şu da bir gerçekti ki; İstanbul Hükûmetinin Milli Mücadele döneminde izlediği yanlış politikalar saltanatçıları ve saltanatı savunamaz hale getirmişti. Bu yüzden saltanatçılar Mustafa Kemal’i karşılarına almaktansa padişah sultasına karşı çıkmış veya sessiz kalmayı tercih etmişlerdir.

Mustafa Kemal bütün bu saltanatın kaldırılması sürecinde büyük bir cesaret ve dayanıklılık örneği göstermiştir. Siyasi alanda yapılmış olan bu hamle ile Türk Milleti yüzlerce yıllık esaret makamına son vererek kulluk mertebesinden yurttaşlık mertebesine yükselmenin en büyük adımını atmıştır. Diğer taraftan da emperyalist işbirlikçiliğinin bedelini de Türk Milleti, temsilcileri eliyle Büyük Millet Meclisi’nde saltanatı kaldırarak ve Milli İradeyi tek kişinin iradesinin yerine koyarak ödetmiştir. Yüce Türk Milleti bunu tekrar yapacak güce sahiptir. Çünkü Büyük Önder Atatürkümüzün de dediği gibi; “Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Not: Yazıda verilen belgeler  Osman Selim KOCAHANOĞLU’nun “Atatürk – Karabekir Kavgası” isimli eserinde 287 – 310 arasında mevcuttur. Ayrıca Nutuk’dan da önemli ölçüde istifade edilmiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ